Yine Gaziantep Heyecanı

Oğlumun doğumundan sonra, üç sene boyunca evde geçen günlerin ardından tekrar iş hayatına dönünce tüm dengem alt üst oldu. Sabahları çok erken kalkma ve bütün gün bilgisayar başında çalışmanın ardından eve gelince yemek hazırlıkları vs. derken günler çok çabuk geçti. Evde geçen üç yıl boyunca yapmadığım, tam işe başlayınca bir de uzaktan yüksek lisansa başladım. Eve ne kadar yorgun gelsem de akşamları ders çalışmam gerekiyordu. Bir hafta sisteme girmesem dağ gibi yükselen okumamı, izlememi bekleyen dosyalar yüzünden blogtan çok uzak kaldım. Yeni bir iş ve yeni sorumluluklar yüklensem de bu süreçte en güzeli Deniz’in de benimle okula başlamasıydı. Benim çalıştığım okulun anaokuluna başlayınca, o da tam zamanlı mesaiye başlamış oldu aslında. Sabahları beraber servise biniyoruz, okula gidiyoruz, akşam beraber eve dönüyoruz.

Bu zaman aralığına denk gelen iki bayram tatilinde de -artık resmi tatilleri beklemek zorundayım- yakın yerlere geziler yaptık; ama gezilerimi yazıya dökmede ilk defa bu kadar ara verdim. Eve iş getirmediğim, ders çalışmak zorunda olmadığım günler de oldu elbette; ama o zaman da bilgisayar başında olmak istemedim derken, yazılar hep taslak olarak kaldı.

Son bayram tatilinden beri hiçbir yere gidemedim. Pek çok hafta sonumuz evden dışarı adım bile atmadan geçti. Deniz evde kalmayı özlediği için hiç çıkmak istemiyordu. Bense son zamanlarda o kadar bunaldım ki, kışın bahara dönmeye başladığı bu günlerde bir kaçış noktası arar oldum; ama yakın zamanda tatil de yok! Bu dönemde posta kutuma gelen, Mayıs başında Gaziantep’te yapılacak olan bir eğitim kongresi (EPOK2014) beni heyecanlandırdı. Daha iki ay var; ama olsun gitme ihtimali var ya, o da yeter. Okuldan bir yöneticimle konuştum ve sunumla katılmayı önerdim, kabul etmesiyle birlikte hemen uçak bileti bulmalıyım dedim. Ne kadar erken, o kadar ucuz bilet!

Androidli bir telefon hayatımda olduğundan beri, seyahat hazırlıklarımı telefonla yaptığımı yazmıştım daha önce. Hayatımı kolaylaştıran o kadar güzel uygulamalar var ki, seyahatle ilgili sevdiğim android uygulamalardan daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Uçak bileti bulma konusunda da pek çok uygulama var. Türkiye için bilet bulmada en iyisi yerli uygulamalar bence. Bunlardan biri de Anıtur’un yeni uygulaması. Uçak bileti uygulaması sayesinde farklı havayollarının web sitelerinde tek tek gezinme yerine, tek hamleyle hepsinin uçuşlarını bir arada bulmak mümkün. Üstelik bileti rezerve etme ya da satın almak da mümkün. Böylece en uygun bileti bulup satın aldım. Gaziantep‘e daha önce gitmiş ve tadına doyamamıştım. Şimdi bunca işimin arasında, bir de sunum hazırlayacağım ama olsun, bekle beni Gaziantep! İlk gittiğimde Zeugma Müzesi kapalıydı, görememiştim. Geçen seferden aklımda kalanları bu kez yapabilirim umarım. Bu arada tavsiyelerin varsa alabilirim:))

Gezgin Konuk: Krakow

gezginkonukGezgin Konuk bölümünde bu seferki konuğum, Sakarya Üniversitesi Eğitim Fakültesi Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik ABD’dan Doç. Dr. Ahmet Akın. Yüksek lisansta tanıştığım değerli hocam da gezgin çıktı:) Gezdiği birçok yerden bir tanesini benim için yazdı. İşte, Ahmet Hoca’nın kaleminden Krakow yazısı:

Krakow’a 2013 ağustos ayında eşim ve oğlumla gittik. Krakow’a Prag’tan gece treniyle yaklaşık yedi saatlik bir yolculukla varılıyor. Yani hem Prag’a hem de Krakow’a aynı tatilde gitmek isteyenler için iyi bir haber. Ki bence ikisine de aynı tatil sürecinde gidilmesi gerekir. Krakow’da gezdiğim ve hayran kaldığım bazı yerlerden söz etmek istiyorum.

1. Wieliczka Tuz Madeni: Krakow Tren İstasyonu’ndan neredeyse saat başı olan trenlerle gidilebilir. Yaklaşık 4 saat ayırmanız gerekmektedir. Her saatte bir, yerin 100-200 metre altına inen asansörlerle madene iniyorsunuz. Pardon iniş merdivenlerle, çıkış asansörle. Yer altı nehirleri, gölleri (tabii ki tuzlu su), küçük kiliseler, heykeller, her şey tuzdan yapılmış. Yerin altındaki tur yaklaşık 2 saat sürüyor ve benim yaptığım gibi bir küçük paket kaynağından tuz alarak bir yıl boyunca yiyebilirsiniz.

2. Kazimierz – Eski Yahudi Mahallesi: Burası şehir merkezine yaklaşık 1 kilometre uzaklıkta ve yürüyerek gidilebilir. Bugün Kazimierz’de çok az Yahudi yaşasa da son yıllarda burada bir çok Yahudi restoranı ve kültür merkezi açılmış. Gezerken zaman zaman soykırımın kokularını alabileceğiniz mekanlar görebilirsiniz.

3. Schindler’in Fabrikası: Soykırımı an be an yaşayabileceğiniz bir müze. Krakow Tren İstasyonu’ndan 10 dakikada trenle ulaşılabilir. Ben yürüyerek gittim merkezden. Tavsiye de ederim. Merkezden iki saatlik bir yürüyüşle ulaşılabilir. Müze için ayıracağınız zaman iki saat.

4. Wawel şatosu: Harika bir şato. Şehir merkezine yarım saatlik yürüyüş mesafesinde. UNESCO dünya mirasları listesinde.

5. Kanonica Caddesi: Tarihi yaşayabileceğiniz ve estetik ihtiyaçlarınıza hitap eden dar ve harika bir sokak. Merkeze yirmi dakikalık mesafede.

6. Ulusal Müze (Muzeum Narodowe): Şehir merkezinden bir saatlik yürüyüşle ulaşabileceğiniz, envanteri çok geniş bir müze. Sürekli sergilerin ve galerilerin olduğu bir müze. Özellikle modern sanatlar bölümü harika.

7. Kosciuszko’s Mound (Kopiec Kosciuszki): Bu tepeye şehir merkezinden üç saatlik yürümeyle ve ormanın içinden yapılan bir yolculukla ulaşılabilir. Tepeden şehir manzarası harika. Hayatımda gördüğüm tek yapay tepe.

8. Franciscan Church: En önemli özelliği, Hz. İsa’nın kefeni olan TORİNO KEFENİ’ni görebileceğiniz yer olması. Şehir merkezine 15 dakikalık yürüyüş mesafesinde.

Bu yerleri gezebilmeniz için tuz madeni ve Schindler’in Fabrikası dışında araç kullanmanıza gerek yok. Yapacağınız tek şey bir Krakow haritası edinmeniz ve oradan bu yerleri işaretleyerek güzel bir yürüyüş planı yapmanız. Hatta Schindler’in Fabrikasına bile yürüyerek gidebilirsiniz. Şehir merkezini ise anlatmaya gerek yok. Saatlerinizi harika iki meydanda geçirebilirsiniz.

www.geziyazilari.net – Derya: Ahmet Hoca’ma çok teşekkür ediyorum. Fotoğrafları da en kısa zamanda yükleyeceğim.

Meriç Kıyısı ve Karaağaç

Edirne’ye gittiğimiz ilk gün, otelde biraz dinlendikten sonra Meriç kıyısı ve Karaağaç bölgesine gittik.

Edirne’nin içinden iki nehir geçiyor; biri Meriç diğeri de Tunca Nehri. Tunca, aslında Meriç’in bir kolu, ince ve uzun nehir yan duran bir U şekli yaparak şehir merkezini sarıyor. Şehir merkezinden biraz dışarı çıkmak istense, önce bu nehrin üstündeki tarihi ve taş köprülerden geçmek gerekiyor; kimileri kısacık, kimileri uzun… Taş köprüler dışında yeni yapılmış köprü görmedim.

Meriç kıyısına gitmek için ise, önce Tunca üstündeki Tunca Köprüsü’nden, hemen devamında da Meriç üstündeki Meriç (Mecidiye) Köprüsü’nden geçmek gerekiyor. Meriç, eni daha geniş olan bir nehir ve Yunanistan’la da sınırımızı oluşturuyor.

Tunca Köprüsü
Tunca Köprüsü
Meriç Köprüsü
Meriç Köprüsü

meric-koprusu1

Meriç üstündeki martılar
Meriç üstündeki martılar

Meriç kıyısında yan yana sıralı restoran ve kafeler bulunuyor. Karşı taraf ise Söğütlük denilen yeşil alan… Meriç kıyısı Edirne’nin sayfiye yeri gibi. Biz de nehrin üstüne doğru, ahşap desteklerle çıkıntı yapmış olan Emirgan Aile Çay Bahçesi‘nde oturuyoruz. Çay bahçesi dediysem, adı öyle diye, yoksa bir restorandan farkı yok. Ne olduğunu bildiğim; ama hiç yemediğim Edirne’nin meşhur tava ciğerinden söylüyorum. Zaten bugünden sonra, Edirne gezimiz boyunca ciğer tava ve köfte dışında bir şeyle de karşılaşmadık diyebilirim. Restoran, konum olarak çok iyi; ama bunun farkında değilmiş gibi. Edirne’nin kavurucu sıcağında tam da nehir kıyısında, mükemmel köprü ve nehir manzaralı bir yerleri var; ama doğru dürüst şemsiye vs. yok. Çok az masa gölgede, çoğu güneş altında; masa örtüleri pis, etraf bakımsız, tuvaletler çok pis… Yine de (gölge alanlar) çok kalabalık, biz de oturmuş bulunduk ve çok aç olduğumuzdan ciğer ve köfte söyledik (Mutfağın temiz olduğunu umarak).

Emirgan Aile Çay Bahçesi
Emirgan Aile Çay Bahçesi

Kalabalığa rağmen siparişimiz çok kısa sürede geldi, üstelik lezzetliydi de… Ciğer tavayı ilk defa yedim ve beğendim. Ciğer yemeyenler bile yiyebilir diye ısrar etsem de eşim tatmadı bile. İnce ince doğranmış ciğer, una bulanıp yağda kızartılıyor; yanında da karaacı denilen kızartılmış kuru biber ve soğanla servis ediliyor. Bence mutlaka yenmeli.

Yemek sonrası köprülerin üstünden geçip biraz yürümek istedim. Nehir kenarında çok daha güzel görünen bir kafe-restoran daha vardı; ama sanırım kapalıydı.

meric-kiyisi-1

meric-kiyisi-2

Köprüyü geçince sağ tarafta küçük bir çiftlik vardı; kümes hayvanları dışında, bir de atlar vardı. Taylar çok tatlıydı. Anne at, üstündeki kişiyi gezdirirken (çalışırken!), yavru at acıkmış…

meric-kiyisi-3

meric-kiyisi-4

Meriç Kıyısında, onarılan Gümrük Karakolu ve tarihi çeşmeyi de gördükten sonra arabaya binip Karaağaç’a doğru yola çıktık.

Gümrük Karakolu

Hacı Adil Bey Çeşmesi
Hacı Adil Bey Çeşmesi

Meriç kıyısı’ndan Karaağaç’a giden yol, arabayla çok kısa; yol boyu ormanlık alandan geçerken yan yan güzel mesire yerleri vardı. Biz önce Ortaköy Caddesi boyunca devam edip Pazarkule sınır kapısına kadar gittik. Bu noktadan sonra Yunanistan’a geçiliyor. Biz geri dönüp Karaağaç merkezde durduk. O kadar sevimli, sıcak bir yer ki Karaağaç, insan yan yana sıralı kafelerinde oturmadan buradan geçmek istemiyor.

karaagac1

karaagac2

Tarihi Karaağaç Tren Garı, yani günümüzde Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi olan çok güzel binayı gören bir kafeye oturup güzel bir Türk Kahvesi içiyoruz.

karaagac3
Tarihi Karaağaç Tren Garı – T.Ü. Güzel Sanatlar

Eski tren garının olduğu alanda, o günlerinin anısına bir de kara tren var.

karaagac4

Aynı zamanda Lozan Anıtı, Lozan Müzesi de aynı bahçe içinde yani üniversitenin bahçesinde yer alıyor. Karaağaç, Kurtuluş Savaşı sonrası Lozan Barış Anlaşması’yla savaş tazminatı olarak ülkemize geri verilmiş bir yer. Bu nedenle de, Trakya Üniversitesi’nin girişimiyle anıt bu bölgeye yapılmış. Anadolu, Trakya ve Karaağaç’ı temsil eden üç farklı boyda beton sütun ve bunları birbirine bağlayan bir beton çember üzerinde, elinde barışı simgeleyen güvercinle anlaşmayı simgeleyen belgelerin olduğu genç kız heykelinden oluşuyor.

Lozan Anıtı
Lozan Anıtı 
Anıt Cafe
Anıt Cafe

 

Mimar Sinan Eserlerinin Peşinde… Vol.4

SELİMİYE CAMİ

Edirne’deki ikinci günümüzde, oteldeki kahvaltıdan sonra yola çıktık ve Mimar Sinan’ın “ustalık eserim”, “başyapıtım” dediği Selimiye Camisi‘ni görmeye gittik. Edirne’de şehrin girişinde, dört minaresiyle her yerden görünen bu muhteşem eser, 2011 yılında UNESCO Dünya Mirasları Listesi‘ne alınarak ülkemizden bu listeye giren onuncu varlık oldu.

1569-1575 yıllarında Sultan II. Selim tarafından yaptırılan bu eser, Mimar Sinan’ın her yaptığı işte, kendini aşma, daha iyisini yapma çabalarının sonucu olarak Osmanlı mimarisinin başyapıtlarından biri olarak anılıyor. Üstelik bu eseri yaptığında 80′li yaşlarındaydı. 31,50 metre çapındaki kubbesi, sekiz fil ayak üstünde taşınan; 71 metreye yakın dört minaresi ve onaltıgen şadırvanı, çini, ahşap, mermer oyma ve kalem işleriyle döneminin en iyi örneklerinden biri olarak hala ayakta duran bu eser Edirne’nin en önemli sembollerinden biri.

selimiye-cami1

Civardaki ara sokaklardan birine arabayı park edip yürüyerek devam ediyoruz. Caminin kendi heybetine göre küçük olan avlusundan geçip içine giriyoruz.

selimiye-cami2

Devasa kubbenin altında, çok geniş bir alan karşımıza çıkıyor. Tam ortada müezzin mahfili yer alıyor. 12 mermer ayak üzerindeki müezzin mahfilinin ahşap bölümleri bitki motifleriyle bezeli. Mermer ayaklardan birinin iç kısmında baş aşağı duran bir lale figürü var (ters lale). Burada neden bir ters lale figürü olduğuyla ilgili çeşitli rivayetler varmış. Bu rivayetlerden en bilineni şöyle: Caminin yapılacağı arsada bir lale bahçesi varmış; ancak mal sahibi arsasını satmak istememiş. Sonradan ikna olsa da, camide lale motifi kullanılmasını şart koşmuş. Sinan da caminin tam ortasındaki müezzin mahfiline lale motifi koyarak sözünü tutmuş; ancak laleyi ters koyarak adamın tersliğine bir gönderme yapmış.

selimiye-cami3

selimiye-cami4

selimiye-cami5

Dev kubbe ise kalem işi süslemeleriyle dikkat çekiyor. Kubbenin çevresinde tam 40 pencere saydım. Çapının 31 ,5 metre olduğunu hatırlayalım.

selimiye-cami10

Caminin içindeki mimber (cuma ve bayram hutbelerinin okunduğu merdivenle çıkılan yüksek yer) ve mihrab (imamın namaz kılarken cemaatin önünde durduğu, kıble tarafındaki duvarın ortasında bulunan yer) ise mermer işçiliği süslemeleriyle dikkat çekiyor.

selimiye-cami6

Hünkar Mahfili yani Sultan’ın oturduğu yer ise İznik çinileri ve kalem işi süslemeleriyle özel bir köşe olmuş.

Hünkar Mahfili
Hünkar Mahfili

Caminin dışına çıktığımızda, revaklı avlunun tam ortasında onaltıgen şekilli mermer bir şadırvan var. Şadırvanın boyunun kısa olması, caminin karşıdan görüntüsünün güzelliğine engel olmuyor.

selimiye-cami7

selimiye-cami8

Cami, iki medresesiyle birlikte bir külliye olarak yapılmış. Kıble tarafında iki yanda simetrik olarak Darül Tedris ve Darül Kurra medreseleri yer alıyor. Darül Tedris, günümüzde Türk-İslam Eserleri Müzesi olarak kullanılıyor.

Avlunun batı tarafındaki Arasta (çarşı) III. Murat Döneminde Mimar Davut Ağa tarafından yapılmış. Avludan direk geçiş olan çarşı, günümüzde Edirne geleneksel ürünlerinin satıldığı çarşı olarak kullanılmaya devam ediyor.

Cami, II. Selim’in isteğiyle yapılmaya başlanmış; ama padişah caminin bittiğini ve açıldığı göremeden vefat etmiş.

Camiden çıktıktan sonra Arasta’dan geçip şehir turuna başlıyoruz. Meydanda, Mimar Sinan heykeli ve arkasında kendi eseri camisiyle güzel bir kare oluşturuyor.

selimiye-cami9

İstanbul’daki Mimar Sinan eserleri yazılarım için tıklayın:

Rüstem Paşa CamisiSüleymaniye CamiŞehzade Cami

Edirne Gezi Planı

Oğlumun doğumuyla birlikte, aktif iş hayatını bırakalı üç yılı geçti. Eşimin işi nedeniyle tatil yapamadığımız, bayram sonrası ben de yeniden işe başlayacağım için bayram tatili bize çok iyi geldi. Tatil kısa olduğu için yakın bir yerlere gidelim diye düşünürken, uzun zamandır gitmek istediğimiz Edirne, bizim için en iyi seçenek oldu. Güzel bir otel ayarlayalım, hem keyif yapalım hem de Edirne’yi kültürel olarak tanıyalım istedik.

Ramazan boyunca, zaten Kumburgaz’da annemlerde olduğumuzdan bizim için yol çok daha kısaydı; hemen TEM yoluna girip ortalama 110 km. ile 2 saatte Edirne’ye vardık. Arabayla ulaşım çok rahat, yollar düzgün ve trafik yok. Yol boyu ayçiçeği tarlaları arasından geçtik… Edirne’ye varınca önce otele yerleştik.

Edirne’de konaklama için, tarihi binalar (Rüstem Paşa Kervansarayı, Taş Odalar gibi) ya da modern oteller bulunuyor. Trivago sayfalarında dolanıp yorumları okuyup en sonunda, şehir merkezinin kalabalığından uzakta, modern bir otel olan Margi Otel‘i tercih ettik. Merkeze 3 km. uzakta olan, ulaşımı kolay ve hemen yanında açık alan alışveriş merkezi bulunan otelde çok rahat ettik.

Margi Hotel
Margi Hotel

Üç günlük şehir turumuzda gördüğümüz yerler:

  • Meriç Kıyısı ve Karaağaç
  • Selimiye Cami (Caminin 3D görüntüsü için buraya tıklayın).
  • Türk-İslam Eserleri Müzesi
  • Arkeoloji ve Etnografya Müzesi (Edirne Müzeleri resmi sitesi için buraya tıklayın).
  • Trakya Üniversitesi II. Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi (Darüşşifa ve Tıp Medresesi)
  • Sarayiçi (Kırkpınar, Yeni Saray Kalıntıları, Balkan Savaşı Şehitliği ve IV. Mehmet Av Köşkü)
  • Kaleiçi ve Şehir (3 Şerefeli Cami, Eski Cami, Çarşılar, Rüstempaşa Kervansarayı, Saraçlar Caddesi)

Gezi Tarihi: 8-10 Ağustos 2013

Karpaz Milli Parkı

gezginkonuk

Kıbrıs’ı nasıl bilirsiniz? Kıbrıs deyince aklınıza ilk gelenler neler? Beş yıldızlı oteller ve gasinolar dışında Kıbrıs’ı tanımak isterseniz, okuyucularımdan Simge Engelkıran, Kıbrıs’ın az bilinen bir bölgesi hakkında keyifli bir yazı yazdı.

Doğa ile baş başa kalmayı seven, aynı zamanda bol bol fotoğraf çekmeyi tatil için öncelik belirleyenlerdenseniz hadi plan yapmaya başlayın. Karpaz’a toplu taşıma ile gitmenin tek yolu turizm şirketlerinin yapmış olduğu günü birlik turlardır; fakat gezgin ruhunuz kalabalık meraklı turistlerle birlikte yolculuk etmek yerine, yalnız keşfetmeyi tercih ediyor ise, o zaman araba kiralamanızı ya da taksiyle gitmenizi öneririm. Lefkoşa’dan Kıbrıs’ın en kuzeydoğu ucuna yani Dipkarpaz’a gitmek yaklaşık 3,5-4 saat sürer; fakat görecekleriniz için gerçekten zahmete değecek bir yolculuk olacaktır. Yol boyunca ıssız ve Kıbrıs’a özgü maki yani bodur ağaç olarak adlandırılan değişik bitki örtüsünün olduğu yollardan geçip yavaş yavaş varış noktasında oluyorsunuz.

Dipkarpaz yolu

Bu yolculukta karşınıza çıkacak en güzel noktalardan biri ise, Kıbrıs’ın en güzel sahili olan Altın Sahil’dir. Buradaki berrak suda yüzebilir incecik kumlarda güneşlenebilirsiniz. Ayrıca gün batımında yakalayacağınız harika fotoğraflar ise bir ömür portfolyonuzun en özel köşesinde saklayabilecek değerde olacaklardır. Burası park dönüşü konaklamak isteyen veya nefis deniz ürünü yemeklerinden tatmak isteyenler için çok güzel bir fırsat.

Aynı zamanda burada gece de kalmak isteyenler için üç farklı işletme var. Bu işletmelerden ister kamp yapmak için yer kiralarsınız, isterseniz de tahtadan yapılmış içerisinde duşu da olan küçük odalardan kiralarsınız. Belirtmem gereken bir husus var ki odalarda elektrik yok, geceleri jenarator ile belirli saatlerde elektrik veriliyor. Bunun nedeni bu bölgenin doğasının bozulmaması için koruma altında olmasıdır.

Altın Sahil

Biz “Teko’nun Yeri” adlı işletmede kaldık. Aşağıdaki fotoğraf, işletmenin uzaktan görünüşü…

Teko’nun Yeri

Burası ise işletmeye ait Altın Sahil Plajı’na çıkan patika. Eğer kalmayacaksanız bile denize giriş ücretsiz…

Altın Plaj Sahili
Altın Plaj Sahili

Altın Sahil’den geçtikten sonra, arabayla kocaman bir kapıdan giriş yapıyorsunuz. Bu kapı sizin resmi olarak parka adım attığınızı gösteriyor ve Kıbrıs’ın sembolü haline gelmiş birçok eşek ile karşılaşmanız başlıyor. Hiç beklenmedik anda karşınıza çıkan o meşhur Karpaz eşekleri bir anda araba kuyrukları oluşmasına ve insanların adeta yarış halinde fotoğraf makinelerinin belleklerini anı fotoğrafları ile doldurmalarına neden olabilir. Araba ile durmak veya arabadan inip onlara yaklaşmak hiçbir tehlike arz etmiyor.  Burası parkın girişi. Giriş için herhangi bir ücret talep edilmiyor.

Dipkarpaz girişi
Dipkarpaz girişi
Karpaz eşeği
Karpaz eşeği

7

Bu deneyimi de yaşadıktan sonra karşınıza ilk çıkacak olan yapıtın ismi ”Apostolos Andreas Manastırı’dır”. Ve bu manastır hala savaş sonrası güneye göç etmeyip kalan Rumlar tarafından ziyaret edilir ve Rum papaz görev yapmaktadır. Bu manastırın hikayesi ise söyle; yönünü kaybetmiş ve susuzluktan hasta olmuş bir yolcu gemisinin Aziz Andreas tarafından bu buruna yönlendirilmesi ve karaya demir attıkları an tatlı su bulmanın imkansız olmasına rağmen Aziz’in değneğini değdirdiği yerden su fışkırması ile gemideki tüm yolcuların suyu içtikten sonra tüm hastalıklarının iyileşmesi ve kör olan bir vatandaşın ise gözlerinin yeniden görmeye başlaması buranın daha sonraki yıllarda manastır olarak inşa edilmesine ve oradaki suyun ise kutsal sayılmasına sebep olmuştur. Günümüzde ise bu su için hem güneyden hem de diğer ülkelerden duyup inananlar ya da denemek isteyenler alıp iyileşmesini istedikleri yerlerine sürüyor ve içiyorlar. Aynı zamanada manastırda ise dua edip dilek dileyebiliyorlar.

Manastırın uzaktan görünüşü. Çevresinde çok küçük hediyelik eşya satan tezgahlar var.

Apostolos Andreas Manastırı
Apostolos Andreas Manastırı
Apostolos Andreas Manastırı
Apostolos Andreas Manastırı
Apostolos Andreas Manastırı
Apostolos Andreas Manastırı

11

Ve buradaki ziyaretiniz de bittikten sonra, Zafer Burnu’na yani Kıbrıs’ın en ucuna kadar gidip çevrenize bakabilir yine doğa güzelliklerinin fotoğraflarını çekebilirsiniz.

12

Umarım bir gün buraya yolunuz düşer ve bu güzellikleri deneyimleme şansına sahip olursunuz.

Ayrıca daha fazla detay ve soru sormak isterseniz de bana ”simge.en@hotmail.com” adresimden e-mail gönderebilirsiniz.

 

Bu güzel yazı ve fotoğraflar için Simge Engelkıran’a teşekkür ediyorum. Siz de blogumda gezdiğiniz-gördüğünüz yerleri yazmak isterseniz buraya bakabilirsiniz.

 

İğneada Longoz Ormanları Milli Parkı

İğneada ve civarında yaptığımız gezinin son durağı, aslında en çok görmek istediğim Longoz Ormanları Milli Parkı oluyor.  Otelde milli parka düzenlenen rehberli turlar, ATV safari/bisiklet vb. turlar olduğunu gösteren bir broşür görmüştüm; ama ücretleri yüksekti ve nasılsa biz arabayla gideceğiz diye çok önemsememiştim. Gerek hiçbir şey bilmeden kendi kendimize gitmemiz gerekse tüm günün yorgunluğu üstüne en son akşam saatine kalmasından (eşimin isteksizliği de eklenince) benim için verimsiz bir gezi olduğunu söyleyebilirim. Oysa çeşit çeşit kuşlar, orman hayvanları, sulak alanlar, harika bir doğa güzelliği görmeyi umuyordum (kısmen gördüm).

Demirköy-İğneada yolu üzerinde İğneada’ya 5 km kala aşağıdaki fotoğraftaki tabeladan sağa dönerek 3155 hektarlık milli parka giriş yaptığımızda saat 17:00′yi geçiyordu. Orman yoluna girer girmez bol çukurlu zor bir yolla karşılaştık. Akşam saati zaten çok yorgun olan eşim, in-cinin top oynadığı bu ıssız mekanda arabaya bir şey olur da kalırız buralarda diye oldukça tedirgin biraz daha ileri gitmek istemezken, ben en azından Mert Gölü‘ne kadar gitmeyi kafaya takmıştım. Arabayı ben kullandığım için yavaş yavaş gidiyor hem etrafa bakıp hem de arabanın altını vurmadan ilerlemeye çalışıyordum.

longoz-ormanlari1

Yolun bozukluğu bir yana yol kenarındaki ormanlık alan da çok bakımsız görünüyordu. Bu alanda en güzeli yürüyerek ya da ATV ile gezmek iyi olurdu diye düşündüm. Daha güzeli de rehberli gezmek tabi…

longoz-ormanlari3

longoz-ormanlari2

Yol boyu dümdüz ilerlerken solda “Mert Gölü 2,5 km” tabelası gelince hemen o tarafa döndüm. Öncekinden daha da beter bir yolla karşılaştım ve hatta eşimi çok endişelendirecek şekilde arabanın altını da vurdum. Ben bu durumu önemsemeyip çevrede uçuşan kuşlara, meşe vb. ağaçlara bakarken birden önümüzden çok güzel bir hayvan hızla geçip ormana daldı. Tilki olamayacak kadar güzeldi; ama başka hiçbir hayvana da benzemiyordu. En sonunda yavru ve sevimli bir tilki olduğuna karar verdik. Ben ısrarla Mert Gölü’ne kadar gitmek için mücadele ederken bu sefer beni durduran eşim değil, doğanın ta kendisi oluyor! Yüksek boylu ağaçların bittiği, sazlıkların ve bataklıkların başladığı bu görüntü ilerleyişimizin de sonu oluyor.

longoz-ormanlari

sari-kuyruksallayan
Sarı kuyruksallayan

Göl mü bataklık bilmediğim bu suya arabayla giremediğim için orman içinde bu noktadan öteye gidemiyoruz. Oysa önceden hazırlıklı gelseydim (çizme vs.) ve de buralarda yürümeye istekli birisiyle(!) çok keyifli olabilirdi. Bense yol kenarındaki bataklığa girmeden arabayı döndürüp aynı bozuk yoldan geri dönmek zorunda kalıyorum. Bu son noktanın güzel sürprizi ise yukarıda fotoğrafta fark edilmeyen; ama göl kenarına yıkanmaya gelen bir sarı kuyruksallayan oluyor.

İğneada Longoz Ormanları, ülkemizin en önemli ekosistemlerinden biri. Bunun ne anlama geldiğini anlamak için önce longozun ne olduğunu iyice anlamak gerekiyor. Öğrendiğime göre longozu şöyle tanımlayabiliriz: Yıldız (Istranca) Dağları’ndan Karadeniz sahillerine doğru akan derelerin taşıdığı alüvyonların birikmesi ve mevsimsel olarak sular altında kalması sonucunda longoz ormanları oluşmuş. “Longoz” tipi (Su basar) ormanlık alanı, kışları sularla kaplanan ormanlık alandır. Dünyada Amazon, Afrika Kongo Havzası ve İğneada – Kıyıköy sahil şeridi longoz tipi ormanlıklarmış.

Bu alanda zengin sucul bitki örtüsüne sahip beş göl bulunuyor. Erikli Gölü, yaz aylarında denizle bağlantısı kesilen bir lagün. Bizim gitmeye çalıştığımız Mert Gölü ise Çavuşdere’nin denize döküldüğü yerde oluşmuş. Alanın en güneyinde bulunan Saka Gölü, orman ve kumullar arasında bulunan içlerindeki en küçük göl. Hamam Gölü ve Pedina Gölü ise iç tarafta kalıyormuş.

Erikli, Mert ve Saka Göllerinin önlerindeki kumul engeli nedeniyle denizle bağlantıları kesilince ilkbaharda fazla gelen sular geriye doğru taşıp düz araziyi kaplıyormuş. Bu taşkın alanlar subasar alanlarını ve birbirinden farklı deniz, göl ve orman ekosistemlerini oluşturuyor. Kış ve ilkbaharda tamamen sularla kaplı olan ve yaz-sonbaharda suyu çekilen bu ormanlık alan 8-15 metrelik karışık ağaç türleriyle zengin bir floraya sahip (Dişbudak, kayın, saplı meşe, sapsız meşe, akağaç, üvez, ıhlamur, kızılağaç, karaağaç, gürgen vb. burada yer alan longoz bitkilerini oluşturuyor ve mevcudiyetlerini korumaları yüksek taban su seviyesine bağlı).

İğneada Milli Parkı; lagün, göl ve dere gibi farklı sulak alanlarda bilinen 30 balık türü; su ve bataklık bitkileri (göl kestanesi, nilüfer, su sümbülü, kamış vb); memeliler (geyik, karaca, yaban domuzu, kurt, tilki, çakal, yaban kedisi, sansar, orman faresi, porsuk, yarasa, su samuru); soğanlı bitkiler (ters lale, orkide türleri, iki yapraklı ada soğanı, siklamen vb.); longoz bitkileri (dişbudak, kayın, saplı meşe, sapsız meşe, akağaç, üvez, ıhlamur, kızılağaç, karaağaç, gürgen vb.); 194 kuş türü; 310 böcek türü ve kumul bitkileriyle (kum incisi, peygamber çiçeği, hindiba, kum zambağı, güneş çiçeği, Karadeniz salkımı vb.) çok zengin fauna ve floraya sahip. İşte bu nedenle de çok özel bir ekosistem…

İğneada Longoz Ormanları Milli Park alanı, 03.11.2007 tarihli bakanlık 0luru ile 26699 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak daha önce Tabiatı Koruma Alanı, Doğal Sit, Yaban Hayatı Koruma Sahası gibi çeşitli statülere sahip ve birbirinden ayrı parçalar halinde yer alan korunan alanların, daha geniş bir alanda milli park şemsiyesi altında birleştirilmesiyle ülkemizin 39. Milli Parkı olarak ilan edilmiş.

Umarım bir gün -hatta ilkbaharda- bu bölgeye rehberli ve yürüyerek bir tur yapabilirim. Milli Parktaki -mecburen- kısa gezintinin sonunda İstanbul’a dönmek üzere yola çıkıyoruz. Gezi rotası için buraya bakabilirsin.

Taşmekan Restaurant

Dupnisa Mağarası’ndan sonra aynı yolu ters yönde takip ederek önce Demirköy‘e gittik. Saat, öğleden sonrayı bulduğundan çok acıkmıştık. İğneada-Demirköy yolu üzerinde geçerken gördüğümüz ve uzaktan çok beğendiğimiz restorana gidelim dedik. Demirköy-İğneada yolu 4.km’de bulunan restoran, tepelere çıkan yolda bir düzlük üzerinde çok güzel bir taş bina ve bahçesinde ahşap kamelyaları olan bir yer. Manzara mükemmel. Etraf yemyeşil dağlar ve aşağıda Demirköy merkezi yer alıyor. Demirköy zaten dağların arasında, çukurda kalan bir ilçe.

tasmekan-restaurant1

tasmekan-restaurant2

tasmekan-restaurant4

tasmekan-restaurant7

Restoranda mevsiminde oğlak vs. de bulunuyormuş; ama o anda sadece köfte ve biftek varmış. Eti kiloyla sipariş alıyorlar. İkisini de deneyelim diye 250′şer gram söylüyoruz, yanında da salata ve yoğurt… Yemekler gelene kadar yorgunluktan yığılan eşimi kamelyada bırakıp etrafı dolaşıyorum. Bu restoranda ahşap işlere meraklı birisi var galiba. Ağacın şeklini bozmadan yapılmış salıncak, sandalye vb. dikkatimi çekiyor.

tasmekan-restaurant3

Binanın dış cephesi taş; ama içerisi ahşap. Çok güzel çiçekler içinde her yer… Yemeklerin masaya gittiğini görünce hemen koşuyorum. Çok acıkmışız ki önce biraz yedikten sonra fotoğraf çekmek aklıma geliyor:)

tasmekan-restaurant5

tasmekan-restaurant6

Et çok güzel, yumuşacık; köfte ise çok lezzetliydi. Salata ve yoğurt da çok güzeldi. Sadece normal fırın ekmeği olmasını yadırgadım. Keşke mis gibi tam buğday unlu köy ekmeği olsaydı ve hafif kızartıp getirselerdi. O zaman harika olurdu. İğneada civarına yapılacak bir gezide bu restoranın harika manzarası eşliğinde lezzetli yemeklerini tavsiye ederim.

Dupnisa Mağarası

Sabah İğneada‘daki otelden ayrıldıktan sonra, önce Limanköy‘e ardından da Beğendik Köyü‘ne gittik. Beğendik dönüşü önce longoz ormanlarına gitmek istiyorduk; ama girişi kaçırınca ve kendimizi Demirköy’de bulunca önce Dupnisa Mağarası‘na gidelim dedik.

Demirköy’den başlayarak Yıldız Dağları’na doğru asfalt; ama virajlı ve bol ağaçlıklı yoldan tırmanmaya başladık. Manzara mükemmel, baktığımız her yer yemyeşil tepelerden oluşuyor. Balaban Köyü’ne kadar gayet güzel olan yol, birden bozuluyor. Sözde asfalt; ama o kadar çok çukurlu ki arabanın altını vurmadan ilerlemekte zorlanıyoruz. Sanırım Demirköy’den sonra 25 km kadar gittikten sonra Sarpdere Köyü‘ne vardık. Köyün camisinin yanından geçip sola dönünce (kahverengi Dupnisa Mağarası tabelası var), bu sefer yokuş aşağı 5 km kadar gidince hedefe ulaştık. 3 TL. giriş ücretini verip buz gibi suların aktığı küçük bir derenin kenarından, 60-70 metre kadar yürüyüp mağara girişine vardık.

dupnisa-magarasi1

dupnisa-magarasi2

dupnisa-magarasi3

İçeri girer girmez bi titreyip kendimize geldik zira mağara içi oldukça serin. Girişteki tabelaya göre bu bölümde, ortalama sıcaklık 10 derece imiş. Tabi yazlık kıyafetlerle 10 derecelik hava titretiyor; ama yürüdükçe ve hatta merdivenleri tırmandıkça sorun kalmıyor.

Mağara iki bölümden oluşuyor. İlk girdiğimiz yer sulu mağara denilen, sıcaklığı 10 derece olan ve içinden buz gibi suların aktığı, sarkıt ve dikitlerin de ıslak olduğu ilk bölüm. Yürüyüş yolu olarak yapılan alan boyunca yürüyüp ışıklandırılan bölümlerde sarkıt ve dikitlerin fotoğraflarını çekerek ilerliyoruz. Yeraltı sularının kireç taşlarını eritmesiyle oluşan bu mağaranın oluşum yaşı 3-4 milyon yıl imiş.

dupnisa-magarasi4

Karşımıza çıkan dik merdivenleri tırmanıyoruz. Vücut sıcaklığı artınca artık soğuk moğuk etki etmiyor zaten. Nefes nefese merdivenleri çıktıktan sonra mağarasının ikinci bölümü olan kuru mağaraya varıyoruz. İki bölüm arasında 30 metrelik bir yükseklik var ve bu dik merdivenlerle birleşiyor.

dupnisa-magarasi5

Kuru mağara, adı üstünde kuru. Buradaki sıcaklık daha yüksek (17 derece); bu durum bizim tırmanarak vücut sıcaklığımızın artmasından değilmiş. Mağaranın kendi sıcaklığı yüksekmiş. Bu bölümdeki sarkıt ve dikitler çok daha güzel görünüyordu.

dupnisa-magarasi

İçeride yarasalar uçuşuyordu. Acaba yarasalar bu mağarada ne yiyor diye düşündüm. Besin (kemirgenler falan) bulabiliyorlar ki burada duruyorlar. Yolu takip edip yer yer merdivenlerden çıkarak mağara sonuna doğru ilerlerken karanlık bir bölümde vıcır vıcır sesler duydum. Yarasalar herhalde diye düşünüp fotoğraf makinesiyle yaklaştırıp karanlığa doğru flashlı bir çekim yaptım ki bir de ne göreyim. Mağaranın duvarında üst üste, dip dibe yüzlerce yarasa yapışık duruyor. Bu kadar çok yarasayı ve bu durumda hiç görmemiştim.

dupnisa-magarasi8

dupnisa-magarasi7

Yolu devam edince mağaranın üst çıkışına vardık. Çıktığımız yer, dağların arasında, yemyeşil bir alandı. Herkes gibi biraz dışarıda oturup dinlendikten sonra aynı yoldan geri döndük. Bir sonraki durak: Taşmekan Restaurant.

Bulgar Sınırında Beğendik Köyü

Limanköy‘den çıktıktan sonra yine ağaçlıklı yoldan geri dönerken bu sefer Beğendik tabelasını takip ederek Bulgaristan sınırında olan köyü görelim dedik (Limanköy-Beğendik 14 km). Köyün hemen girişinde “sahil” tabelasını görünce önce deniz kenarına gitmeye karar verdik. Hafif virajlı ve toprak yol git git bitmedi; bu yol bizi nereye götürecek acaba derken yol bitti ve şantiye alanı geldi. Meğer burada liman gibi bir yer ve deniz feneri şantiyesi varmış. Sahil dedikleri yer burası olamaz, herhalde yanlış geldik deyip geri döndük. Aslında yokuş aşağı virajlı yoldan sahile doğru inerken yol bir yerde çatallaşıyor ve oradan sola dönmek gerekiyormuş; biz düz gittiğimiz için şantiyenin oraya vardık; ama bizim gibi o girişi kaçıran başka bir araba da vardı.

Neyse, sonunda doğru yolu bulduk ve buna çok memnun olduk. Daha tepeden girerken sol tarafta çok güzel bir ev, yanında bir göl, göl kenarında otlayan inekler, biraz ilerde bir restoran-kafe ve deniz manzarası çok hoştu.

Beğendik köyü sahili
Beğendik köyü sahili

Biz de diğerleri gibi arabayı park edip kafeye oturduk. Soğuk bir soda içtikten sonra biraz etrafı dolaşmaya çıktım. Bulunduğumuz yerin iki önemli özelliği var. Birincisi, hemen önümüzde uzanan ve üzerinde çeşit çeşit bitkinin olduğu kumul alan; diğeri de hemen karşıdaki tepenin Bulgar köyü Rezovo olması. Yani Beğendik ve Rezovo sınır komşusu olan iki köy (arada Rezve Deresi var). Beğendik, ülkemizin Karadeniz kıyısındaki en batı noktası oluyor. Fotoğraf makinesi ile yaklaştırınca Türk ve Bulgar bayraklarının olduğu sınır bölgesi görülüyor; ama henüz buradan geçiş (sınır kapısı) yokmuş.

begendik4

Beğendik-Rezovo sınırı
Beğendik-Rezovo sınırı

İğneada ve civarına bir keşif gezisi yapmak istememin en önemli sebeplerinden birisi, longoz ormanlarını yakından görebilmek; ne ve nasıl olduğunu daha iyi anlayabilmekti. İğneada‘daki otelin tanıtım kitapçığı, sadece oteli tanıtmıyor, bölgenin özellikleri hakkında da bilgi veriyordu. Dün gece okuduklarıma göre, burada yer alan kıyı kumulları longoz ormanlarıyla birlikte ülkemizin önemli ekosistemlerinden birini oluşturuyor. Kıyı kumulları, nehirlerle taşınan alüvyonların deniz kenarında birikmesi ve rüzgarla, dalgalarla kıyıdan içeri atılmasıyla oluşuyor (çok uzun yıllar süren bir oluşum tabi). Bu gölgede yaklaşık 10 km. uzunluğundaki kıyı kumulları Karadeniz’in güneybatısına özgü bitki türleriyle (endemik) büyük önem taşıyor. Görüntüsünden anladığım kadarıyla Beğendik sahili de bu kıyı kumullarından oluşuyor.

Beğendik'te kıyı kumulları
Beğendik’te kıyı kumulları

Hemen kafenin önünde, üzerinde bitkilerin olduğu kumul boyunca yürüyüp denize doğru gitmek istedim. Bir süre sonra kumuldan belki bir metreden fazla aşağıda kalan, tam deniz kıyısında farklı bir sahil vardı. Yani, kafede oturan birisi, deniz kıyısında duran birini (çok uzun boylu değilse) göremez. Nitekim bir ara tuvalete giden eşim geri döndüğünde beni aramış bulamamış, oysa ben o sırada denize ayaklarımı sokuyordum. Kıyı kumullarının oluşturduğu set nedeniyle bir süreliğine görünmez oldum:)) Bu hoş oluşum ve endemik bitki türlerinin arasından geçip tekrar kafeye gidip oturdum. Kafenin sahibi ile kısa bir sohbet ettik.

begendik7

begendik8

Arkamızdaki güzel ev, aslen Demirköylü (ya da Beğendikli) bir iş adamıymış. Bölgede çok büyük toprak satın alıp bu güzel evi de yaptırmış.

Zahit Gürdal Tarım İşletmesi
Zahit Gürdal Tarım İşletmesi

Yeterince dinlenip bu güzel sahilde keyifli vakit geçirdikten sonra arabayla geri dönüp köyün içinde de bir tur attık. Şimdi hedefimizde Longoz Ormanları Milli Parkı’na gitmek var(dı); ama yolu kaçırınca önce Dupnisa Mağarası‘na gittik.

Limanköy

Gezinin ikinci günü, kahvaltıdan sonra İğneada‘daki otelden ayrılarak civarı keşfe çıktık. Sahil yolu boyunca ilerlerken hedefimizde, 5 km kadar ilerdeki Limanköy vardı. Koyun girişinde karşılıklı iki deniz fenerinin fotoğrafını çektim.

Limanköy deniz fenerleri
Limanköy deniz fenerleri

limankoy5

Karşı kıyı ise, az önce yola çıktığımız İğneada ve beyaz-büyük bina kaldığımız otel…

limankoy2

Balıkçı tekneleri, barınakları olan sahil yolunda ilerlerken birden yol bitti, deniz başladı. Kumsalda denize girenler vardı. Köşede de küçük, salaş bir restoran.

limankoy3
Limanköy sahili
Limanköy sahili
Limanköy sahili

Limanköy’ün asıl köyüne gitmek için biraz geriden sola dönmek gerekiyormuş. Biz tabi deniz fenerlerine bakacağız derken o girişi kaçırmışız. Neyse, hemen döndük ve yokuştan yukarı çıkmaya başladık. Yokuşun solunda bir iki restoran vardı, koya tepeden bakan. Arkamı dönüp bakınca Limanköy deniz fenerleri ve balıkçı tekneleri güzel görünüyordu; ama arabayı durdurup fotoğraflayamadım. Dönüşte çekerim diye önemsemedim (dönüşte oradan geçemedik!).

Denizden iyice yükselirken yan yana iki katlı yazlık güzel evler gördük, sonra sağlı sollu ağaçlıklı bir yoldan geçtik ve köye vardık. Adı Limanköy olsa da gerçek köy, limandan oldukça yukarıda kalıyor. Köy meydanında kahvenin önüne park ettik. Önünde Atatürk büstünün olduğu köy kahvesinin adı da “Ata” idi.

Limanköy kahvesi
Limanköy kahvesi

Ağaçlar altındaki tek katlı, sarı boyalı kahvenin çaprazında güzel, iki katlı bir ev dikkatimi çekti. Etrafında dolanırken kahvede oturan biri “gezmek ister misiniz” dedi. Meğer orası Limanköy Konukevi imiş. Yani köyün pansiyonu.

Soldaki köyün pansiyonu; sağdaki kütüphanenin girişi
Soldaki köyün pansiyonu; sağdaki kütüphanenin girişi

Çok güzel taş binanın ikinci katında üç oda ayrı ayrı pansiyon olarak kiralanıyormuş. Ortak alanda iki banyo, bir mutfak ve bir sofanın yer aldığı pansiyon çok temiz ve hoştu. Odaların kapılarında Huzur, Neş’e ve Keyif yazıyordu. Yanılmıyorsam Huzur deniz manzaralı, diğerleri ise köy manzaralıydı. Civarda keşfe çıkıp bir köyde konaklamak isteyenler için hoş bir alternatif olabilir. Odaların geceliği 75 TL imiş ve bu da telefon numarası: 0542 683 50 90.

Limanköy Konukevi
Limanköy Konukevi

Konukevi’yle bitişik hemen solda ise köyün kütüphanesi vardı. Oraya da girdik. Ortada büyük bir masa, raflarda az da olsa kitaplar vardı. Çocuklar kitap okuma ya da çeşitli aktiviteler için kullanabiliyormuş. Duvarda, bölgede yaşayan halkalı solucanın yılan sanılarak vurulmasından etkilenen bir çocuğun yaptığı bilgilendirici resimler çok hoştu:)

Bu güzel köyü geride bırakıp Beğendik Köyü‘ne doğru yola çıkıyoruz.

Karadeniz Kıyısında İğneada

Kırklareli – Demirköy gezisinin rotası için buraya bakabilirsin.

Kumburgaz’dan yola çıktıktan sonra Poyralı ayrımına gelinceye kadar sağlı sollu ayçiçeği tarlaları arasından geçtik. Yolda arabaya el eden yaşlı bir amcayı alınca biraz sohbet ettik. Yaşlı amca köyünden çıkmış, yol kenarına kadar yürümüş ve arabalara el ederek TV tamircisi olan kilometrelerce uzaktaki başka bir yere gitmeye çalışıyordu. Evrencik Köyü’nden olduğunu, köyde kimsenin tarımla uğraşmadığını, gençlerin hep gittiğini, genelde herkesin fabrikalarda çalıştığını söyledi. Yol boyu gördüğümüz ayçiçeği tarlaları da fabrikalarınmış.

Amcayı Poyralı’da indirdikten sonra, biz İğneada tabelasından sağa döndük. İslambey ve Yenice üstünden Kırklareli’nin Demirköy ilçesine vardık. Yenice’den sonraki yol,  Istranca (Yıldız) Dağları arasındaki ormanlık alanda kaldığından harika manzarasıyla birlikte virajlı bir yol… Demirköy ormanlarla kaplı, dağların arasında kurulu bir ilçe. Demirköy’de hiç durmadan yola devam ediyoruz. Demirköy-İğneada yolu da tepelere doğru kıvrım kıvrım çıkan yine sağı solu ormanlık olan güzel bir yol; ancak yer yer yol genişletme çalışmaları nedeniyle bazı yerlerde mıcırlı bölümler vardı. Yol çalışmaları bitinceye kadar bu bölgedeki ulaşım biraz zorlu.

Ve nihayet ormanları aşıp Karadeniz kıyısındaki İğneada’ya varıyoruz. Kumburgaz’dan İğneada’ya 2,5-3 saatte geldik. Yoldayken rezervasyon yaptığım İğneada Resort Hotel&SPA‘ya giriş yapıyoruz. Odamıza yerleşip biraz dinlendikten sonra otelin deniz kenarına iniyoruz.

igneada6

Küçücük çakıl taşlı ve midye kabuklu sahili çok sevdim. Ben zaten kum sahilleri artık sevmiyorum. Ufacık bir rüzgarda kum içinde kalmayı sevmiyorum. Lens taktığım için bence en güzeli küçük çakıl taşlı sahiller… Deniz hafif dalgalı ve yosunluydu. Sahilden bir-iki metre sonra ayağım yere değmemeye başladı. Anında derinleşen deniz, bir de yosunlar yüzerken elime-ayağıma dolanınca pek tat vermedi. Biraz şezlonglarda oturup dijital kitap okuma seansından sonra otelin sauna, buhar banyosu ve Türk hamamı aktivitelerinden yararlanalım dedik. Bu bölümün kapanma saatine yakın olmasından mı, genel olarak mı böyle bilmiyorum saunada olması gereken sıcaklık, buhar banyosunda olması gereken buhar yoktu; ama zaten tüm bunları ilk defa deneyen benim için sorun değildi (sıcaklıkların düşük olduğunu sauna tecrübesi çok olan eşim söyledi). Yine de hepsini deneyip kapalı havuzun oradaki jakuziye girdik. Bence en keyiflisi buydu, içinde bizden başka kimse de olmadığından çok eğlendik. Sulu maceralardan sonra odaya çıkıp biraz dinlendik. Oda, 5. katta olduğundan tepeden bir İğneada manzarası vardı. Kilometrelerce uzanan sahil; arka planda ormanlarla kaplı dağlar; masmavi deniz…

igneada1

igneada3

igneada2

Oteldeki tıka basa akşam yemeğinden sonra, çevrede biraz dolaşmaya çıktık. Otelin hemen yanındaki 30 yıllık Dondurmacı Recep Usta‘yı gözüme kestirdim; biraz yürüyüş sonrası otele dönmeden mutlaka dondurmasını tatmalıyım dedim. Sahil kenarından ve yol kenarından yürüyünce biraz hayal kırıklığı yaşadım. Bir sahil beldesi olmasından dolayı turistik bir yer, çevresiyle birlikte çok güzel doğası var; ama belde merkezi ve hatta sahil kıyısı çok bakımsız geldi bana. Sahilde çadır ya da barakalarda ciğerci vs. yemek yerleri vardı; ama görüntüleri aşırı salaş olduğundan hiç cazip değildi.

igneada4

igneada5

Otelin hemen önündeki sahille diğer yerler arasındaki sahil arasında çok fark var. Otel ve İğneada iki ayrı dünya gibi zaten. Biraz daha etrafta yürüyüp Altıgen Çay Bahçesi‘ne oturduk. İçeride orta yaşlıların çoğunlukta olduğu bir grup okey oynarken aynı zamanda elinde gitarıyla canlı müzik yapan bir arkadaş da vardı. Enteresan bir sahneydi. Gitar çalarak gayet güzel şarkılar söyleyen arkadaş, okey atma derdindeki halkın “haydi eller havaya…” diyerek dikkatini çekmeye çalışıyordu. Ben de ilk 10 dakika bu duruma durup durup gülsem de sonrasında, elimde çay bardağımla şarkılara eşlik ettim:)) Bu ilginç çay bahçesi-bar ortamından sonra nihayet dondurma zamanı geldi.

Dondurmacı Recep Usta süt, salep, şeker ve doğal meyvelerle hazırladığı harika dondurmasını 30 yıldır satıyor. Kısa bir sohbet sonrası çeri meri (vişne gibi bir meyve), sakızlı, kaymaklı, cevizli dondurmasından tadıp çok beğeniyorum. Trakya’nın serbest dolaşan, beslenen ineklerinden elde edilen sütle yapılan dondurma, doğal malzemelerle ve ustalıkla birleşiyor.

igneada7

Ertesi sabah İğneada’dan ayrılırken Recep Usta’ya uğramadan edemiyorum.  Naneli, Antep fıstıklı vs. tatları da deniyoruz. İğneada’ya giderseniz Recep Usta’dan mutlaka dondurma yemeyi ihmal etmeyin.

İğneada merkezi bana çok cazip gelmese de otelde güzel vakit geçirmek ve Recep Usta’da dondurma yemekle mutlu oldum. Zaten İğneada’yı sadece merkezi olarak düşünmemek lazım. Bu bölge dünyanın sayılı longoz ormanlarını barındırmasından dolayı çok ayrı bir öneme ve güzelliğe sahip. Oteldeyken, ormana bisiklet, ATV ve yürüyüş turları düzenlendiğiyle ilgili broşürler görmüş; ama nasılsa arabayla gideceğiz diye pek önemsememiştik. Bu durumu ayrıca yazacağım.

Sabah kahvaltı sonrası otelden ve İğneada’dan ayrılarak uzun, keyifli ve yorucu bir tura başladık. Önce Limanköy…

Not: İğneada’da konaklama için bizim kaldığımız dışında, farklı seçenekler de var. Aytemiz Apart Otel, Akkuş Otel, Nur Butik Otel gibi oteller, pansiyonlar, kiralanan odalar vb. de bulunabilir.

Kırklareli-Demirköy Gezisi

Yazları fırsat buldukça Kumburgaz’da annemlerde kalıyoruz. Bahçede salıncak, kaydırak, şişme havuz gibi eğlenceli oyuncakları da olunca Deniz burada çok mutlu. Eşim işe gidip geliyor. Bense hiçbir yere gidemediğim için bazen sıkılıyorum. Bunu gören eşim cumartesi sabahı birden “hadi seni İğneada’ya götüreyim” dedi. Uzun zamandır gitmek istiyordum İğneada ve civarına. Bölgenin küçük çocukla gezmeye uygun olmamasından dolayı hep erteliyorduk. Annemin “gidin gezin, ben Deniz’e bakarım” teklifiyle yarım saat içinde küçük bir çanta hazırlayıp kendimizi yolda bulduk.

Navigasyona “İğneada” yazıp TEM Otoyolu’na girdikten sonra, gezi güzergahını planlamaya başladım. İğneada merkezde bir gece kalalım, Dupnisa Mağarası‘na ve İğneada Longoz Ormanları Milli Parkı‘na mutlaka gidelim diye düşünüyordum. Bir-iki blog yazısı okuduktan sonra civardaki Limanköy ve Beğendik Köyü‘nü de programa ekledim.

Kalacak yer için, daha önceden bildiğim İğneada Resort Otel&SPA için booking.com’un mobil uygulaması ile rezervasyon yaptım. Deniz kenarında olan ve sauna vb. aktiviteleri olan bu oteli düşünerek çantaya mayo, şort vs. atmıştım zaten. Otele varışımız öğleden sonra olacağı için, ilk gün otelde takılır İğneada’yı gezeriz; diğer yerlere ise pazar günü gideriz diye düşündük. Aynen böyle de yaptık.

igneada-yol

Rotamız:

Cumartesi:

Kumburgaz’dan TEM Otoyolu’na girip Çerkezköy çıkışından çıktık. Kapaklı, Saray, Çakıllı, Vize, Pazarlı sonrası Pınarhisar yolunda giderken İğneada tabelası ile sağa dönerek İslambeyli, Yenice ve Demirköy’e vardık. Demirköy’den sonra İğneada’ya 25-30 km yol var.

Pazar:

İğneada’dan yola çıkıp önce 5 km ilerideki Limanköy‘e sonra da Bulgaristan sınırındaki Beğendik Köyü‘ne gittik. Oradan Longoz Ormanları Milli Parkı‘na gitmek istiyorduk, ancak girişi kaçırınca önce Dupnisa Mağarası‘na gittik. Sonra aynı yolu tekrar dönüp (arada yemek molası-Taşmekan Restaurant) milli parka gittik. Oradan çıktıktan sonra gidiş güzergahını aynen ters yönde takip ederek 2 saat 50 dakikada Kumburgaz’a vardık.

    Kırklareli- Demirköy içindeki güzergah



Begonvil Adası: Heybeliada

Oğlumla ada gezilerimize bastıran sıcaklar nedeniyle ara vermiştik, havanın diğer günlere göre serince olduğu bir Temmuz sabahı ani bir kararla Heybeli’ye gidelim dedim. On bir yıldır Bostancı-Maltepe arasında oturduğumuz için ulaşım bize çok kolay olduğundan adalara hep giderdik; ama adayı keşiften çok, sahil kenarında takılırdık. Eşim dağ tepe yürümek istemediği için böyle olurdu, şimdi oğlumla adaları yeniden keşfediyoruz. Kendisi bebek arabasında oturduğu için dağ tepe gezmek ona kolay nasılsa, sesi çıkmıyor:)

Bugünkü rotamız, her zamanki gibi önce Bostancı’ya gidip oradan vapura binmekle başlıyor. Keyifli bir vapur yolculuğu sonrası Heybeliada İskelesi‘ne varıyoruz. Önce sol tarafa doğru, sahil boyunca uzanan restoran ve kafelerin önünden geçerek ilerliyoruz. Önce sanatoryumu görmek istiyorum. Bunun için Deniz Lisesi‘nin yanından başlayarak uzun ve dik yokuşlar çıkmam gerekse de henüz yorulmamışken bunu yapmak daha mantıklı geliyor. Sol tarafıma liseyi ve arkasında denizi; sağ tarafıma da ormanlık bölgeyi alarak tırmanmaya başlıyorum.

Heybeliada Sanatoryumu 1924 yılında veremli hastaları tedavi etmek için açılmış. Bir süre sonra hastane, hastalara yetmeyince biraz ileride yeni binalar eklenmiş. İşte yürürken sağ tarafımda, ilk gördüğüm kadın hastalar için sonradan yapılan binalar. Yılmaz Erdoğan’ın son filmi “Kelebeğin Rüyası“nda hastane sahnelerinde (Rüştü’nün Mediha’ya evlenme teklif etmek için odasına gittiği yer vb.) kullanılan binayı hemen tanıdım görüntüsünden.

Heybeliada Sanatoryumu Kadınlar Bölümü
Heybeliada Sanatoryumu Kadınlar Bölümü

Hastane binaları sekiz yıldır kullanılmıyor. Oldukça eski görünüyor, boyaları dökülmüş, harap durumda.  Manzarası ise muhteşem.

Tam karşımda ise ana bina girişi yer alıyor. Hala üzerinde Heybeliada Sanatoryumu tabelası duruyor. Kilitli demir parmaklıklar ardından baktığımı gören görevli, ziyarete kapalı olduğunu söylüyor. Diğer binaya, yani kadınlar bölümüne ise bakabileceğimi söylüyor.

Heybeliada Sanatoryumu Ana Giriş Kapısı
Heybeliada Sanatoryumu Ana Giriş Kapısı

Bir tepenin üstünde bulunan hastane binasına bakmak için bebek arabasını ağaçların arkasına bırakıp Deniz’i kucağıma alıp tırmanıyorum. Benim önden gördüğüm dışında, başka bir bina ve yemekhane binası da var. Deniz tarafına doğru yürüyüp fotoğraf çekmek istedim. O sırada binalara bakmakla görevli kişi fotoğraf çekmenin yasak olduğunu söyledi. Sekiz yıldır kullanılmıyor, askeri bina değil; neden yasak olduğunu anlamadım. Hiçbir tamirat yapılmıyor, kullanılmıyor, yıllar geçtikçe eskiyor; ama başında bekleyen bir görevlisi var ve fotoğraf çekilmesine izin verilmediğini söylüyor. Sanatoryum, 99 Depreminde çok zarar görmüş; sonra bazı binaları onarılmış; 1980 sonrası sağlık politikalarının değişmesiyle birlikte verdiği sağlık hizmeti ve araştırma-eğitim hastanesi işlevi de gittikçe bozulmuş ve 2005′te kapatılmış. Personel ve hastalarıyla birlikte Süreyyapaşa’ya nakledilmiş. 2009 yılında bir de yangın geçirmiş. Üzücü bir durum… Ben de şöyle bir etrafa dışarıdan bakıp bu sefer toprak yoldan değil araba girişinden çıkıyorum. Bebek arabasının yanına geldiğimizde, arabanın koluna asılı olan torba içindeki simitin, torba didiklenmek suretiyle çalındığını(!) görüyorum. Etrafta gezinen kargaları görünce hırsızı da tespit ediyorum:)

Sanatoryumu gördükten sonra, aslında ismiyle benim çok ilgimi çeken Terk-i Dünya Manastırı‘na da gitmek istiyordum. Telefonda Google haritalara bakınca, geldiğim yol kadar daha yürümem gerektiğinden çok zaman harcayacağım için vazgeçtim. Ve geldiğim yoldan geri yürüyüp sahile inmeden, orman içinden geçip ada sokaklarında dolaşmaya karar verdim. Yine haritada gördüğüm Hüseyin Rahmi Gürpınar Evi Müzesi‘ne doğru uzun bir yol yürüdüm. Tabi adada düz yol ne arar, her yer ya yokuş ya merdiven!

Heybeliada'nın merdivenli-yokuşlu sokakları
Heybeliada’nın merdivenli-yokuşlu sokakları

Bebek arabasıyla tırman tırman derken müzenin önüne geldim gelmesine ama kapılar kilitli, müze kapalıymış meğer. Boyaları dökülmüş ev, oldukça bakımsız durumdaydı zaten.

Hüseyin Rahmi Gürpınar Müze Evi -kapalı-
Hüseyin Rahmi Gürpınar Evi Müzesi -kapalı-

Etrafta biraz dolanıp Çiçekli Dağ Sokak‘tan (çiçekli ve merdivenli bir sokak) inerek Refah Şehitleri Caddesi‘ne vardım.

Çiçeklidağ Sokak Ruhban Okulu'na bakıyor.
Çiçekli Dağ Sokak Ruhban Okulu’na bakıyor.

Fotoğraf makinesiyle yakınlaştırarak çektiğim, Ümit Tepesi üstünden duran Heybeliada Ruhban Okulu, uzun süredir eğitime kapalı. Ziyaret etmek için yanılmıyorsam Fener-Rum Patrikhanesi’nden özel izin almak gerekiyor.

Heybeliada Ruhban Okulu
Heybeliada Ruhban Okulu

Buradan sola dönüp biraz yürüyünce adanın en güzel oteli olan, Merit Halki Palace önünde durup fotoğraf çektim. Kapısında begonvillerin açtığı, pembe-beyaz boyalı otel çok sevimli görünüyordu.

Merit Halki Palace -adanın en sevimli oteli-
Merit Halki Palace -adanın en sevimli oteli-

Sonra, yine aynı cadde üzerinde bulunan İnönü Müze Evi‘ne gittik. İsmet İnönü ve ailesinin oturduğu bu ev restore edilmiş ve müze olarak açılmış. Ortancalarla süslü çok hoş bahçenin ön cephesi de çok güzeldi. İçinde ise aileye ait eşyalar, anılar, belgeler sergileniyordu. Müze her gün 10:00-17:00 arasında ücretsiz olarak gezilebiliyor.

İsmet İnönü Evi
İsmet İnönü Evi

Müzeden çıktıktan sonra Lozan Zaferi Caddesi boyunca sahile doğru yürürken gördüğüm güzel bir sokaktan ve güzel bir evden dönerek ara sokaklarda rastgele dolaşmaya başladık.

Heybeliada'nın eski evleri
Heybeliada’nın eski evleri
Heybeliada'nın eski evleri
Heybeliada’nın eski evleri

Temmuz ayında adanın her yerinde begonviller açmış, öyle güzel görünüyorlar ki tam bir begonvil cenneti…

Heybeliada Begonvilleri
Heybeliada Begonvilleri

Bu şekilde ara sokaklarda dolaşırken kendisi kocaman olan; ama aslında yumurtadan çıkalı bir ay kadar olan martı yavrularıyla karşılaştık. Görüntüleri çok büyük olmasına rağmen daha bebek olduklarından ürkek ürkek etrafta dolanıyorlar. Bazıları annelerini arıyor herhalde bağırıyor, bazıları bir köşeye sinmiş bekliyor. Uçmaya tam hakim de değiller, yerde yürüyorlar. Kırçıllı gri tüyleriyle ebeveynlerinden farklı görünen bu martıları adanın her yerinde (bahar-yaz arası) yerlerde, çatılarda görmek mümkün.

Heybeliada begonvilleri ve yavru martıları
Heybeliada begonvilleri ve yavru martıları
Heybeliada'da martı ve yavrusu
Heybeliada’da martı ve yavrusu

Tekrar sahile dönünce bir şeyler yemek için sahildeki restoranlardan Mavi Restaurant‘a gittik (İDO İskelesinin tam karşısında büstün arkasında). Deniz adaya gittiğimizde balık yemeye hevesli oluyor, onun dışında pek yemiyor. Mavi Restaurant adanın meşhurlarından, mavi ağırlıklı masa örtüleri ve çiçekleriyle hoş bir dekorasyonu var; daha önce de gitmiştik. Bildiğimiz için yine aynı yere gittik.

Mavi Restaurant
Mavi Restaurant
Mavi Restaurant
Mavi Restaurant

Hemen Deniz’e levrek ızgara; kendime de paella benzeri olan midye salma ve domates salatası söylüyorum. Deniz’in balığı da benim yediklerim de çok lezzetliydi.

Mavi Restaurant
Mavi Restaurant

Yan taraftaki, sokağın başındaki Heyamola‘nın görüntüsü de çok hoşuma gitti. Boyanmış ve süslenmiş su kabakları ve yeşil ağırlıklı masa örtüleriyle çok güzeldi. Bir dahaki sefere burayı da denemek gerek diye düşünüyorum.

Heyamola Restaurant
Heyamola Restaurant
Heyamola Restaurant
Heyamola Restaurant

Yemek sonrası sahil boyunca bu sefer sağ tarafa doğru biraz yürüdük.

heybeliada3

Fayton durağının önünden geçtik. Fayton işine bir türlü içim ısınmıyor. Hem seviyorum hem binemiyorum. Ben bebek arabasını yokuşlarda iterken çok yoruluyorum ki çok da ağır değil; iki atın onca ağır arabayla birlikte bir de içine oturan yolcuları taşımalarını gördükçe içim sızlıyor (Vaktiyle eşimin, “bu atlar için yorucu değil, onlar buna uygun vücut yapısında” diyerek ikna etmesiyle faytona binmişliğim vardır; ama mecbur olmadıkça tercih etmiyorum yine de).

Sahilden sonra tekrar çarşıya dönüp pembe binasıyla dikkat çeken kiliseye baktım. Genelde kiliseler ziyarete açıktır; nedense bu kilisenin kapısında “müze değil, ibadet yeridir” yazıyordu. Ve sadece girişteki küçük bir alana giriliyordu. İçerideki salonun tavanında çok güzel bir fresk olduğunu okumuştum; ama göremedim. Dışı pembe boyalı ve saat kuleli Aya Nikola Rum Ortodoks Kilisesi‘nden sonra, hiç beni üzmeden yol arkadaşlığı yapan oğlumu oynaması için lisenin yanındaki parka götürdüm.

Aya Nikola Rum Ortodoks Kilisesi
Aya Nikola Rum Ortodoks Kilisesi

heybeliada7

Deniz’in park keyfinden sonra, gitme vakti geliyor ve hızla iskeleye doğru yürüyoruz. Dönerken Deniz Lisesi’nin bahçesinde o kadar çok martı ve yavrusu gördüm ki vapura yetişme telaşından fotoğraf çekemedim. Okulun tatil olmasından dolayı boş olması ve içeriye kimsenin girememesini fırsat bilen anne martılar yavrularına uçuş eğitimi vermek için bu bahçeyi seçmiş anlaşılan. Çok hoş bir manzaraydı.

Gezi Tarihi: 2 Temmuz 2013

Adalar serisinden Kınalıada için buraya tıkla.

Adalar serisinden Burgazada için buraya tıkla.

Adalar serisinden Büyükada için buraya tıkla.

 

Anadolu Yakası Parkları

Bugün oğlumla Anadolu yakasında en sevdiğim parkları gezmeye karar verdim. Önce yürüyüş ve bol bol fotoğraf çekimi en sonunda da oğlum için kaydıraklı-salıncaklı bir final düşünüyorum. Hadi başlayalım!

Fenerbahçe Parkı:

fb-parki1

Fenerbahçe Burnu üzerinde yemyeşil, sakin ve keyifli bir yer.

Girişinde kocaman bir erguvan ağacı var; ama açtığı zamanı bu sefer kaçırdım. Parkın denize bakan tarafında üniversite yıllarında gittiğimiz salaş bir kafe vardı. Denize nazır küçük kafede, ahşap taburelere oturup çayımızı içerken martılarla da arkadaşlık ederdik. Şimdi orası eski tadında değil, işi büyütmüşler.

fb-parki2

Yan tarafta da Romantika Kafe var; oraya ise eskiden beri niyeyse hiç gitmişliğim yok. Bu iki kafenin sağ tarafında, yine denize nazır, ahşap masaların olduğu bir piknik alanı var. Piknik dediysem mangal yakmak falan yok, sadece yanınızda getirdiğiniz yiyecekleri yiyebilir, çimenlere yatabilirsiniz.

fb-parki3

Denizden biraz uzaklaşınca yemyeşil ağaçlar, çiçekler arasında kuş sesleri eşliğinde keyifli bir yürüyüş yapılabilir.

fb-parki4

Biz böyle gezerken, “bu parkı beğenmedim, kaydırak-salıncak yok” dedi Deniz. Oysa hemen arkada var; ama ben oraya takılmak istemediğim için bunu söylemedim. Hain anne:) Parkın arka tarafında ise Fenerbahçe Faruk Ilgaz Tesisleri var.

Dalyan Parkı: 

Fenerbahçe marinayı ve Cemil Topuzlu Caddesi üzerindeki pek çok kafe-restoranı geride bırakıp Fenerbahçe Orduevi’ne doğru yürümeye başladık. Orduevinin hemen yanındaki yokuştan inip sahile adım atmış olduk. Burası Fenerbahçe-Caddebostan arasında uzanan 2,5 km’lik yürüyüş ve bisiklet parkuru bulunan Dalyan Parkı. Adının Dalyan olduğunu tabeladan fark ettim ki çok az kişinin bildiğini sanıyorum; çünkü herkes Süreyya Plajı ya da Caddebostan Sahili olarak bilir. Hemen girişte kiralık bisiklet alanı var.

dalyan-parki1

Her ne kadar bisiklete binmeyi bilmesem de bu uygulamayı çok sevdim. Canın sahilde bisiklete mi binmek istiyor, yanında bisiklet taşımana hiç gerek yok. Çok uzak bir yerden de gelsen Anadolu yakasındaki beş-altı yerde bulunan bu kiralık bisikletlerden birine atlayıp sahilde gezebilirsin. Üstelik bisikleti ilk aldığın noktaya değil, başka bir bisiklet alanına da bırakabilirsin. Kartal-Maltepe-Bostancı İDO önlerinde ve Caddebostan-Fenerbahçe arasında akıllı bisiklet noktaları var.

dalyan-parki2

Mayıs ortası ve hafta içi itibarıyla sahildeki genel durum şu: Denize girmese de güneşlenen göbekli amcalar; çimenlerin üzerinde katlanır sandalyeleriyle güneşin tadını çıkaran her yaştan kadın-erkek, kuş cıvıltıları, vızır vızır geçen bisikletliler… Arka planda ise lüks iki-üç katlı apartmanlar, sağda ise masmavi deniz…

dalyan-parki3

dalyan-parki4

Sahil boyunca yürürken sürekli kaydıraklı-salıncaklı oyun grupları da karşımıza çıkıyor. Deniz her seferinde, gideceğimizi söylediğim çok güzel parkın burası mı olduğunu soruyor. Ben hayır dedikçe de sesini çıkarmadan sabırla bekliyor. 2,5 km’lik parkuru tamamlayıp Caddebostan Migros’un arka tarafından caddeye çıkıyoruz. Deniz artık bir an önce parka kavuşmak istiyor; ama vaad ettiğim Göztepe Parkı’na gitmek için geri dönüp yaklaşıp bir kilometre daha yürümek gerekiyor. Çocuğun sabrı tükeniyor, bir sürü park geçtik, niye oynamıyorum diye düşünüyor olmalı. Bense bir taraftan çocuk arabasını itip bir taraftan da mis gibi kokan çiçek açmış ağaçlar arasında işin keyfindeyim. Neyse, en sonunda hedefe varıyoruz:

Göztepe 60. Yıl Parkı:

Bu park hep güzeldi; ama kısa bir süre önce yeniden düzenlendi, çocuklar için keyifli oyun grupları eklendi. Son günlerin favori çocuk ve gezi mekanı oldu. İlk gidişimiz lale zamanıydı. Lale Festivali nedeniyle konser vardı ve her yer rengarenkti, laleler de çok güzeldi.

goztepe-parki1

Yeni düzenlemede en sevdiğim görüntülerden biri de aşağıdaki akvaryum.

goztepe-parki4

İkinci gidişimizde lale zamanı geçtiğinden yerlerine başka çiçekler ekilmişti, bu haliyle de çok güzel. İlki tatil günüydü ve aşırı kalabalıktı, salıncağa-kaydırağa binmek için çocuk trafiği vardı. Bu sefer ise hafta içi olduğundan daha sakin. Denizcim taa Fenerbahçe Parkı’ndan beri beklediği kaydıraklara kavuşunca defalarca kayıyor. Kuluçka salıncakta bile sıra beklemeden defalarca sallandı.

goztepe-parki5

Bir süre sonra sıkılınca göletin çevresinde bir tur atıyoruz. Martıların yapay gölette bağrış çağrış yıkanmalarını izliyoruz.

goztepe-parki2

goztepe-parki3

Sonra da Bağdat Caddesi’ne daha yakın olan, gemi şeklindeki kaydırakların oraya gidiyoruz.

goztepe-parki6

Deniz biraz da onun tadını çıkardıktan sonra, bize bugünlük üç park yeter diyerek parktan çıkıyoruz. Tekrar Migros’un oraya yürüyüp İskele Caddesi‘nde L’era Fresca‘da dondurma yiyerek eve dönüyoruz.