Alsace Evleriyle Güzel Colmar – 2

Colmar gezimize kaldığımız yerden yani Eski Gümrük Meydanı’ndan devam edelim. Meydanda çeşmenin hemen arkasındaki kemerli geçitten geçip ara sokaklarda yürümeye başlıyoruz.

Ara sokaklarda dolaşırken Rue de Tanneurs‘a giriyoruz. Hemen yanı başındaki bakımlı, çiçeklerle bezeli meydanın süslü evleri gibi değil, daha uzun ve eski görünen evlerin olduğu parke taşlı bir sokak burası, daha doğrusu bir mahalle.

Sokağın başında bir tabela vardı. 17-18.yy.’da uzun ve ahşap çerçeveli inşa edilen bu evler, eski şehir merkezinin merkez üssü olarak 1968-74 yıllarında restore edilmiş (Quartier des Tanneurs).  Tekrar Scwendi Çeşmesi’nin yanına çıkıp bu sefer St. Martin Oteli’nin yanından sola doğru dönüyoruz. Burada karşımıza çıkan, St. Martin katedralinin yandan görüntüsü.

Katedralin önündeki meydanda (Place de la Cathedrale) giysi pazarı kurulmuştu. Pazarın içinden geçip Rue des Serruriers boyunca yürümeye başladık. Cadde çok kalabalık; tatlılar, kekler vs. satıldığı fırınlar (boulangers), hediyelik eşya dükkanları bu dar sokak boyunca uzanıyor. Bu sokağı takip edince sağ tarafımızda Dominikan Kilisesi ve yine önünde giysi pazarın kurulan bir meydan karşımıza çıkıyor (Place des Dominicains). Bu kilisenin 1277 yılında yapımına başlanmış ve 14.yy.’nın ilk yarısında tamamlanmış.

Bu meydanda bir sokak sanatçısı gördüm ki şimdiye kadar gördüklerim içinde en etkileyicisiydi. Meydanın girişinde bir keman sesi duyulunca Deniz “şarki mi, şarki mi?” diye sormaya başlayınca sesin geldiği yöne bakınca onu gördüm: Keman çalan güzel bir kadın. Arada bir etrafa çekingen bakışlar atıp saçlarını düzeltiyor. Parmaklarındaki iplerle kadına bu kemanı çaldıran sanatçının arkasındaki kutuda bir köpek de dikkatle etrafı izliyordu. Görüntü çok hoştu, çalan müzik çok güzeldi; ama sanatçıya vermek üzere yanımda 50 cent bile yoktu. Eşimi bir meydanda biraz dinlensin diye bırakıp dolaşmaya çıkalı belki de yarım saati geçmişti. Geri dönüp eşimi de alıp tekrar buraya gelmek istedim. Hızlı adımlarla geldiğimiz yönden değil başka ara sokaklardan Eski Gümrük Meydanı’na geldiğimizde Bezgin Gezgin’ini de bizi aramaya çıkmış buldum. Hemen heyecanla çok güzel yerler gördüğümü söyleyince, “dinlendim, hadi beni de götürün” dedi. Tekrar aynı sokaklardan meydana geldiğimizde sokak sanatçısı yerinde yoktu, üzüldüm.

Kilisenin etrafındaki sokaklarda (Rue Reiset, Rue des Boulangers gibi) biraz dolaştıktan sonra Place des Martyrs de la Resistance yani Direniş Şehitleri Meydanı’nda acıktığımızı fark ederek “yemek yiyelim” dedik. Bu meydanla Rue des Tetes’in köşesindeki bir restorana oturduk.

Sol köşedeki restoran

Garsona seslendikçe “olmaz olmaz, gelemem” vb. laflar ediyordu. Tabi Fransızca söylüyor; ama mimiklerinden, hareketlerinden anlıyoruz. En sonunda lütfedip geldiğinde hemen arkamızdaki masanın yediğini görünce “pizza, pizza” diyen Deniz’den dolayı pizza söyledik. Garson “no pizza, no pizza” deyip sonra da Fransızca bir şeyler söyleyip uzaklaştı. Biz kalakaldık öyle. Arkamızdakiler yiyor işte, ne diyor bu adam diye. Sonra yan masada oturan bir çift, “o pizza değil, tarte flambee dedi.” Biz de garsonun saygısız tavrından dolayı hemen kalktık, başka yerde yeriz dedik. İnsan ister istemez karşılaştırıyor. Bizde olsa tıklım tıklım dolu bir restoranda bile garsona seslenseniz “hemen geliyorum” der, gelemese de “sizinle ilgilenemem” tavrında asla olmaz, gelir bir çırpıda siparişi alır, işimizi görür.

Biz de meydanın karşısında Unterlinden müzesinin yanındaki yan yana iki restorandan birine (Pfeffel) oturduk (Restoran adını Colmar’lı edebiyatçı ve eğitimci Pfeffel’den alıyor. Colmar’da bir sokağa da ismi verilmiş ve o caddede bir de heykeli var. ).

Alsace mutfağı yemekleriyle "Pfeffel Restoranı"

Gayet kibar, hem Almanca hem İngilizce konuşan garson, menüyü getirdi. Menü de üç dilde yazılmıştı. Şu “tarte flambee”yi deneyelim dedik, görüntüsü pizzaya benzeyen; ama hamuru ve üzerindeki sos olarak vs. yapılışı farklı olan bu yemek, Alsace mutfağına özgüymüş. Çok ince olan hamurun zemininde ekşi krema var, üzerinde de peynir, soğan ve jambon. Çok kızgın fırında kısa süreli pişirildiği için hamuru çıtır çıtır oluyormuş. Biz münster peynirlisini söyledik; bir de balık. Yemeği beklerken küçük bir tabak kraker getirdiler, onunla oyalandık. Yemekler geldiğinde Deniz ne tarte flambee’yi ne de balığı yemek istemedi. Yine biberonla sütünü içti, oturdu. Aslında Tarte flambee’yi ben de pek beğenmedim, pizzayı tercih ederim; benim yediğim balık ise güzeldi. Milföy hamuru gibi bir malzemenin arasındaki püre şeklinde balık, sosuyla lezzetliydi. O kadar acıkmışız ki balığın ancak bir tanesini yedikten sonra fotoğrafını çekmek aklıma geldi:)

Yemekten sonra Unterlinden Müzesi’nin etrafında biraz dolaştık, Deniz’le rahatça gezemediğimiz için müzeye girmedik. Müzenin adı “ıhlamurlar altında” demek. Etrafındaki ıhlamur ağaçlarından dolayı böyle diyorlar herhalde.

Rue de Tetes‘de “The House of Heads – Kopfhaus” diye bir ev varmış (kafalar evi?) Elimdeki haritaya göre olduğumuz yere çok yakın, gidip bir bakalım diyoruz. Hangi bina acaba diye sokakta bakınırken görüyorum. Az önce bu sokaktan hızlıca geçerken (eşimi almak için) bu ev dikkatimi çektiği için fotoğrafını bile çekmiştim. Meğer şehrin en eski ve önemli yapılarından biriymiş (Maison de Tetes). 1609 yılında şehrin önemli tüccarlarından Antoine Burger tarafından yaptırılmış. Alman rönesansının en güzel örneklerinden olduğu söyleniyor. Bina, 19.yy’da şarap satışı için kullanılmış ve bu nedenle en tepesine 1902 yılında heykeltıraş Bartoldi tarafından bir heykel yapılmış (fıçı yapan adam heykeli). Colmar’lı Bartoldi aynı zamanda dünyada en çok tanınan heykellerden biri olan Amerika’daki Özgürlük Heykeli’ni de yapan kişi. Şehirde müzesi de var (Bartoldi Museum).

Maison de Tetes, günümüzde otel ve restoran olarak kullanılıyor. Ön yüzündeki (façade) süslemeleri ve kafalarla dikkat çekiyor (adı da bu 101 kafadan geliyor).

Maison de Tetes

Maison de Tetes -balkon detayı-

Maison de Tetes -balkon detayı-

Bu evi de gördükten sonra tekrar ara sokaklardan geçerek dönüş yoluna geçiyoruz. Bu sokaklar da kalabalık, pek çok turist var. Ben de tıpkı diğer turistler gibi Alsace evlerini fotoğraflayarak yürüyorum. Deniz ise bir oyuncakçının önünde tanıdık bir şey görerek seviniyor, hemen koşup sarılıyor.

Bir Alsace hediyelikleri mağazasının vitrininde yine karşıma seramik kougelhopf kapları çıkıyor. Bir de her yerde gördüğümüz yeşil ayaklı şarap bardakları. Colmar, Alsace wine route (şarap yolu) üzerinde olduğundan şarapları da meşhur. Şarap yolu, Strasburg’un batısından başlayarak Mulhouse sırtlarına kadar uzanan 170 km’lik bir yol. Tam olarak kuzeyde Marlenheim’den başlıyor ve güneyde Thann’a kadar uzanıyor. Şarap yolunun geçtiği yerler, yetiştirilen üzümler, bölgenin dikkat çekenleri vs. başlı başına birkaç bölümlük bir yazının konusu olduğundan kısaca bu bilgiyle geçiyorum.

Rue des Marchands boyunca yürüyerek Eski Gümrük Binası’nın (Koifhus) önüne geliyoruz. Bu bina, 1480 yılında kum taşından yapılmış. Ana girişe merdiven çıkılarak ulaşılıyor. Güzel kiremit çatısı olan binanın altındaki kemerden geçinde Eski Gümrük Binası Meydanı’na (Place de l’Ancienne Douane) çıkıyor.

Yani bu bina, o güzel cıvıl cıvıl meydanla bu taraftaki mağazalar, restoranlarla dolu aşağıdaki fotoğraftaki caddenin (Rue des Marchands) arasında duruyor.

Bu noktadan gümrük binasını sağınıza alarak Grand Rue boyunca hiçbir yere sapmadan yürürseniz Rue Vauban‘a ulaşırsınız. Bu caddede @ilmiraggio‘nun tavsiye ettiği Türk Restoranı “Anadolu”ya ulaşabilirsiniz. Caddede ayrıca Oyuncak ve Küçük Tren Müzesi var (Musee du Jouet et de Petit Train). Biz Colmar’dayken bunu bilmiyorduk, gitmedik; nasıl olduğunu bilmiyorum.

Bizim yönümüz ise Grand Rue‘nun güney tarafı, oradan Roesselmann Çeşmesi ve Colmar Tren Garı. Rengarenk ahşap destekli evleri, kanalları, çiçeklerle bezeli küçük ve sevimli Colmar’a elveda!

Bu Colmar sefasının bir de cefası olacak tabi. Buradan 16:53 trenine binip Mulhouse tren garında inecek (17:14), oradan da yürüyerek otele gideceğiz. Bavulu emanetten alıp otelin önünden gara giden (gittiğini sandığımız) otobüse bineceğiz. Yanlış yöne gittiğimizi fark edip inip karşı duraktan tekrar otobüse bineceğiz. Mulhouse tren garına gelecek, treni kaçıracak ve sonraki tren için bir saat garda bekleyeceğiz ve sonunda 19:46 Strasbourg trenine bineceğiz (Bu arada söylemeden geçmeyeyim, SNCF trenlerinde yanınızda 4 yaş altı çocuk varsa %25 indirim yapıyorlar. Fransa’da bindiğimiz tüm biletleri kuzucuk sayesinde indirimli aldık biz.).

You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed.You can leave a response, or trackback from your own site.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir