Kasımda Amsterdam

Yaprakların yeşilden sarıya, kahverengiye ve turuncuya dönüp yerlere halı olma zamanı gittik Amsterdam’a… Hava bir soğuk, bir sıcak… Bir fırtına çıkıyor yağmur başlıyor, bir güneş açıyor… Amsterdam’ın kanal boyu evleri, müzeleri, özgürlüğü, peynirleri ve eşcinselleriyle ünlü olduğunu duymuşsunuzdur. İşte bunların hepsinin görülebileceği ve bazılarının sevilip bazılarından rahatsız olunabilecek ilgi çekici, farklı bir şehir.

Kanal Evleri

Kanal Evleri

Unknown

Kanal Evleri 

Havaalanından merkez istasyona (Centraal Station) giden trenden inince, şehri önce sudan görelim diye kanal turu yapmaya karar verdik. Birçok firma var, çeşitli güzergahları ve alternatifleri olan. Kanal boyunca küçük kahverengi tuğlalı evleri süsleyen üçgen görünümlü çatılar eşliğinde 1 saatlik bir tur yaptık (Lovers – 1 saat: 8,5 Euro) ve karaya ayak basınca elimizde haritalarla şehri keşfe çıktık.

Kanal Evleri

Kanal Evleri

Kanal Evleri

Kanal Evleri 

Red Light District” denilen bölgede, kırmızı lambalı, kırmızı perdeli vitrinlerde kadınlar kendilerini sergiliyorlar. Fahişeliğin serbest bir şekilde ve gizli saklı değil, alenen olduğu bu bölge sadece erkeklerin değil, turistlerin de en çok gittiği yerlerden biri haline gelmiş. Küçüğünden büyüğüne, zayıfından şişmanına, güzelinden çirkinine çeşitli ırklardan kadınların müşteri çekmek için birbirleriyle rekabet halinde vitrinlerdeki şovlarını izleyerek geçtiğimiz bu bölgenin hatırı sayılır bir ziyaretçisi var. Özellikle bu bölge civarında süslü vitrinleriyle pek çok “seks shop” da dikkat çekiyor. Şehrin dikkat çeken diğer bir yönü de hafif uyuşturucularının satıldığı, belli alanlarda yoğunlaşmasıyla birlikte şehrin hemen her yerinde yer alan “Coffee Shop”lar.

Kapılarında yeşil-beyaz “coffee shop” yazan dükkanlarda normal kafelerde olan içeceklerin menüsü dışında bir de uyuşturucu menüsü var. Tesir gücü ve fiyatı farklı bir çok ot türü var. Bazı “coffee shop”ın tamamen duman altı, karanlık, farklı milliyetlerden insanların -el becerisi gerektiren- sararak içtikleri otların kokusunun tüm duvarlara sindiği ürkütücü bir görüntüsü var. Bazıları daha girilebilir ve oturulabilir mekanlar… İçinde uyuşturucu özelliği olan otların olduğu çaylar, kekler, lolipop şekerler, otların ezildiği küçük iğneli kutular birçok yerde satılıyor. Bu şehirde seks ve otun özellikle bazı bölgelerde oldukça abartıldığını söyleyebilirim.

Yine de şehri sadece bu yönüyle görmenin de haksızlık olacağını düşünüyorum. Amsterdam -halk kısaca A’dam diyor- çok farklı alanlarda müzelere sahip bir şehir. Sayıları fazlaca olan sanatsal ve tarihi eserlerin sergilendiği müzelerin yanında, bilimi test ederek keşfetmek için Nemo Bilim Müzesi, İşkence Müzesi, ünlü kişilerin balmumu heykellerinin olduğu Madam Tussaud vb. 3 Euro’dan 20 Euro’ya kadar da giriş ücretleri olan birçok müze var. Örneğin “Museumplein” gibi bölgelerde şehrin seks ve ot havasından uzaklaşabilir, sanat eserlerinin sergilendiği müzeleri gezebilir, “Rijksmuseum”un ön bahçesindeki havuzun etrafında güzel manzaranın tadını çıkarabilirsiniz. Van Gogh müzesinde Van Gogh’un hemen her yerde görüp bildiğiniz resimlerinin yanında daha önce hiç görmediklerinizi de görebilirsiniz. Başka sanatçıların eserlerinin de sergilendiği bu müzenin giriş katında Van Gogh resimleri kullanılarak yapılan şemsiye, kalem, defter, saat, fincan, mauseped vb. birçok şey ve kitaplar alınabilir.

Museum

Rijksmuseum

Van Gogh Müzesi çıkışında şehrin iki büyük parkından birisi olan Vondelpark’ta bir tur atabilirsiniz (Diğeri Jordan civarında Westerpark).

Kanal boyu evleri, Kraliyet Sarayı, Eski ve Yeni Kilise, Magna Plaza (alışveriş merkezi), Merkez İstasyon ve Rijks Müzesi gibi güzel binaları da görmeden geçmemek gerekir. Ayrıca şehre tepeden bakan bir manzaraya sahip Metz&Co Mağazasının en üst katındaki kafede yorgunluk atarken Hollanda biralarını da tadabilirsiniz.

Magna Carta

Magna Carta 

“Sarı Laleler” şarkısında geçen Mazhar Alanson’un lale aldığı Çiçek Pazarı‘nı (BloomenMarkt) dolaşabilirsiniz (Singelgracht kenarında). Kasım ayı olduğu için çiçekler çok fazla değildi. Lale soğanları ve hediyelik eşyaların da satıldığı bu dükkanlarda dolaşabilir, hatta aynı sokakta rengarenk hamak satan dükkanda hamakları deneyebilir, yine Mazhar’ın “bir hamak alıp sallansam” şarkısını hatırlayabilirsiniz.

Şehir, bizim gibi ayakların ağrıması pahasına saatlerce yürüyerek gezilebilir; ama bunun dışında tramvay, metro, otobüs gibi seçenekler de var. Şehirde özellikle yerel halkın tercih ettiği eşya/bebek taşıma işlevleri de olan bisikletler her yerde karşınıza çıkıyor. Zaten birçok yerde yollar, araba, yaya ve bisiklet yolu olarak üçe ayrılmış durumda. Durum böyle olunca her yerde bisiklet parkları da var ama insanın kendi bisikletini burada bulması oldukça zor gibi görünüyor.

Bisiklet Parkı

Bisiklet Parkı

Şehrin kuzey bölgesinde bulunan “Volendam” kasabasına da otobüsle gidiliyor (yarım saatlik bir yolculuk). Limanı ve sevimli evleriyle çok güzel bir kasaba. Peynir fabrikasıyla ünlü Marken’e de gidilebilir. Ayrıca yel değirmenlerinin gezilip görülebileceği şehirden trenle 15 dakikada gidilebilecek olan Zaandam var. 17.00’ye kadar açık olduğu için biz yetişemedik.

Müzelerin hepsine girmeyi düşünmüyorsanız, söylediğim yerleri gece-gündüz yürüyerek üç günde rahatlıkla görebilirsiniz.

Yazı ve fotoğraflar: Derya Çölaşan

Gezi Tarihi: Kasım 2006

You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed.You can leave a response, or trackback from your own site.
One Response
  1. beylikduzu says:

    hafif uyuşturucularının satıldığı, belli alanlarda yoğunlaşmasıyla birlikte şehrin hemen her yerinde yer alan “Coffee Shop”lar. evet bu konuda gerçekten haklıısınız bende ilk gittiğimde ağızım açık kaldı 🙂

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir