Anadolu Kavağı’nda Keyif Molası

Anadolu Kavağı, bence İstanbul’un en keyifli yerlerinden biri. Birkaç saat şehrin gürültüsünden uzaklaşıp deniz kenarında bir balık sefası, üstüne de kaleye kadar çıkıp bir de tepeden boğaz sefası yapmak için birebir.  Üniversite yıllarında arkadaşlarla okulu kırıp gittiğimiz yıllardan beri, hala da senede bir iki kere gittiğim bir yer. Masmavi Boğaz’a ve dahi Karadeniz’e tepeden bakan Yoros Kalesi, minicik sahilinde yan yana balık restoranları, dondurmacılar ve her daim vapurla akın akın gelen özellikle yabancı turistleriyle cıvıl cıvıldır Kavak…

Duruma göre sırası değişse de Kavak’ta yapılacaklar bellidir aslında. Kaleye çıkmak, balık yemek, üstüne de dondurma/waffle yemek. Önce balık yiyip sonra eritmek için kaleye yürüyerek tırmanmak, dönüşte de serinlemek için dondurma yemek de güzel bir alternatiftir. Biz bugün önce kaleye gitmeye karar verdik. O yokuşu yaz sıcaklarında yürüyerek çıkmışlığım da çoktur da -hatta kucağımda Deniz’le bile çıkmıştım- şimdilerde araba rahatlığına pek bir alıştık, hep arabayla çıkıyoruz. Gerçi yürüyerek çıkmanın da ayrı bir zevki vardı; sonunda göreceğin manzarayı, alacağın keyfi bilirsin ve onun için tırmanırsın. Üstelik yoruldukça durur, şöyle bir arkana bakar, enfes manzarayı her durduğun yerde fotoğraflarsın. Oysa arabayla çıkıp inerken gönlünce fotoğraf çekemiyorsun bile. Neyse biz terlemeden, yorulmadan arabayla çıkıp arabayı park ettikten sonra kaleye doğru yürüyoruz.

Üniversite yıllarımda buralar daha güzeldi, hatta kalenin arka tarafında kel kör de olsa çimenler olurdu, biz hep oralarda oturur, denizi seyreder sohbet ederdik. Saatlerce otururduk; oysa şimdi herkes geliyor, fotoğraf çekiyor, biraz etrafa bakınıyor ve dönüyor. Çünkü yapacak başka şey kalmadı. Yerler kupkuru, ince kum, taş. Ne yere oturulabilir ne de oturmak için bir bank vs. var. Açık ayakkabılarla yürürken ayaklarım görünmez oldu kumdan. Deniz, sandaletlerinden ayağına girenler yüzünden yürüyemeyince onu da kucaklamak zorunda kaldım üstelik. Buraya bu kadar yerli yabancı turist geliyor, daha bakımlı olamaz mıydı? Son zamanlarda hep arabayla geldiğimiz için gördüğümüz durum bu; ama Yoros Restoran’ın içinden geçilen kestirme bir yürüyüş yolu da vardı, orada durum nasıl bilmiyorum. Açık bir delikten, kayalıkların üstünden atlayıp kalenin iç kısmına geçince fotoğraf çekenler, denizi en net gören yerde kayalıkların üstünde oturanlar ve -şaşırtıcı bir şey- kazı ekibiyle karşılaştık. Temmuz 2010 itibarıyla Yoros Kalesi’nde kazı çalışmaları başlamış. Sanırım gençler kalenin mevcut duvarları dışında bir şeyler var mı diye arıyorlar.

Yoros Kalesi'nden görünüş

Yoros Kalesi'nden görünüş

Kalenin iç kısmında da fotoğraf çekip biraz bakındıktan sonra -zaten yapacak başka bir şey de yok- geri dönüyoruz. İstanbul Boğazı ve Karadeniz’e bakan mükemmel manzara için benim bir şey söylememe gerek yok! Sırf bu manzara için toz toprak demeden buraya geliniyor zaten. En çok çekilen fotoğraflar, hem Rumeli hem de Anadolu Feneri’nin Karadeniz’le buluştuğu, her iki Fener’in de kadraja girdiği fotoğraflar… Hem kalenin iç kısmında hem de dışarıdaki araba park yerinin oradan bu manzara görülebiliyor.

Yoros Kalesi'nden görünüş

Yoros Kalesi'nden görünüş

Ağustos başı olması dolayısıyla yabani böğürtlenler de oldu olacak kıvama gelmiş, hatta tozlu, kumlu olmayanlardan bir-iki de attım ağzıma.

Yoros Kalesi Doğu Roma İmparatorluğu’ndan kalma bir kale; ama imparatorluk zayıflayınca Cenevizlilerin eline geçtiğinden genelde Ceneviz Kalesi deniyor. Kaleden sahile inen -ve tabi sahilden kaleye çıkan- yokuşta, sağda ve solda karşılıklı birer restoran-kafe var. Kaleye çıkarken yorulanlar için harika manzaralı duraklar ikisi de.

Yoros Kalesi

Yoros Kalesi'nden görünüş

Sahile inince daracık sokaklarda park yeri aramakla uğraşmayıp direk girişteki otoparka arabayı bırakıyoruz ve dolaşmaya başlıyoruz. Dolaşmak diyorum da lafın gelişi; öyle dolaşacak bir yer de yok. Restoranlar dışında bir iki incik-boncuk tezgâhı, hediyelik eşyacılar ve bir iki küçük dükkan, o kadar. Oldukça derli toplu yani, olabilecek bütün aktiviteler hepsi bir arada.

Midillili Ali Reis Cami

Biz önce sahilin sonundaki ‘Hikmet Baba’da Lavazza kahvelerinin reklamını görünce birer kahve içelim diyoruz. Güzel bir kahve molasının ardından küçük sahilde bir iki fotoğraf çekiyorum. Burada yan yana sıralı restoranların hepsi de müşteri kapma savaşında. Yürürken ellerinde menüyle yolunuzu kesip balığın hasının kendilerinde olduğunu söyleyip “çupra taze, 15 TL ama size 10 olur” gibi cümlelerle etrafınızı sarıyorlar. Güler yüzlü ve esprili olup ısrarcı olmadıklarından keyifli bile oluyor.

Daha önceki gelişlerimizde birkaç farklı restoranda oturmuş, balık yemiştik. Hemen hemen hepsi aynı tarz, ayırt edici bir farkı olanı hatırlamıyorum. Üstelik şimdi balık zamanı da değil, genelde çiftlik balığı. Restoranların deniz kenarındaki masaları, genelde vapur, tekne manzaralı; sadece Kavak&Doğanay’ın masaları direk denize bakıyordu, onu fark ettim bu sefer. Genelde tercih edilmese de biz bir kere sahilde değil, bir restoranın üst katında oturmuştuk. Yüksekte olunca deniz manzarası daha güzeldi. Bu sefer, Deniz’in rahatça dolaşması için iskeleye doğru yürüyüp ortadaki yuvarlak banka oturduk.

Deniz de son günlerin favorisi, gerçek telefonla birebir aynı görüntüde olan oyuncak telefonuyla hem gezdi, hem konuştu. Onun gayet ciddi kendi kendine hem yürüyüp hem konuşması herkesin çok ilgisini çekiyordu, gelen giden laf attı, hatta kendi telefonlarını çıkarıp “alo, alo” dediler.

İskelenin yanında Yosun Restoran

İskelenin yanında Yosun Restoran

Biz de çok aç olmadığımız halde adet yerini bulsun diye, ekmek arası balık/midyelerimizi alıp hem yemediğimizi yedik hem de Deniz’i ve çevresindekilerle ilişkilerini izledik. Su birikintilerine bastı, ıslandı; kedilerin peşinden koştu. Garsonlarla telefon konuşması yaptı. Vapur yolcu indirip sahil hınca hınç dolduğunda bile ellemedik hiç, bozmadık keyfini. Bulunduğumuz yerden hep gözledik. Hatta yaşlı bir teyze çocuğu kaybolmuş sandı, panikledi. Sonra teyzeye el edip göz göze gelince “bizim” dedik de kadın rahatladı.

Kavak’ta yapılacaklar listesindeki ilk iki maddeden sonra, sıra üçüncüye geldi: İskelenin yanından başlayan sağlı sollu waffle/dondurmacılardan birinden dondurma yemek. Tabi burada da rekabet ön planda. Dondurma tezgâhlarının ardından “çocuğa bedava, dondurmanın en iyisi burada” vb. laflarla önlerinden geçen herkesi dondurma almaya çağırıyorlar.

Biz de herhangi birinden dondurmamızı alarak Kavak’ta yapılması gerekenler listemizi tamamlamış oluyoruz. Yediğimiz dondurma kenarları dalgalı kornet kâsede, sunumu güzel; ama tadı o çok da iyi değil. Zira İstanbul’da öyle güzel dondurmalar yiyorum ki, artık her dondurma tat vermiyor. Bununla ilgili de bir yazı yazmalıyım belki de. Dondurma sonrası artık geri dönme zamanı geliyor. Kale ve civarının bakımsızlığına rağmen manzaranın güzelliği ve ailecek keyifli zaman geçirdiğimiz için yine memnun ayrılıyoruz Kavak’tan.

Anadolu Kavağı'nda denize bakan evler

Ana cadde üzerindeki Elit Pastanesi’nin vitrininde acıbadem ve kokos kurabiyeler çok güzel görünüyor, geçen sefer almıştım, yeterince yedik diye düşünerek bu sefer almadım; ama otoparkın yanındaki Baltacı Ekmek Fırını’ndan “hamsili ekmek” (4 TL) almayı ihmal etmiyorum. Şanslıysanız fırından yeni çıkmış hali çok güzel oluyor. Benim Kavak’ta yapılacaklar listemde mutlaka Baltacı’dan hamsili ekmek almak da var.

You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed.You can leave a response, or trackback from your own site.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir