Arkamda Bir Orman, Önümde Şehir: Freiburg im Breisgau

(Kısacık özet: Bu yazıda, Almanya’nın güneybatısında, İsviçre ve Fransa sınırına çok yakın konumda, Kara Ormanların içinde yemyeşil güzelliği, bir üniversite şehri olmasının da etkisiyle her daim yaşayan, hareketli, cıvıl cıvıl yaşantısıyla daha ilk görüşte gönlümü alan Freiburg im Breisgau‘da geçirdiğim iki günün hikayesini bulacaksın.)

Uzun bir tren yolculuğunun sonunda gece 22:00-22:30 arası şakır şakır yağan yağmurun altında sırılsıklam olmuş halde oteli ararken, eline şemsiyesini almış sokaklarda yürüyen, sinema kapısında bekleyen, kafeleri dolduran insanları görünce Freiburg’a dair ilk izlenimim “bu şehir yaşıyor” olmuştu.

Şehir halkı yaşamaya devam ederken ben iyice uyumuş, dinlenmiş ve sabah kahvaltımı yapmış olarak artık bir Freiburg gününe hazırım. Sokağa çıktığım anda soğuktan bir anda titresem de yanımda daha kalın bir kıyafet olmadığından hızla yürüyerek şehir merkezi yani “Alstadt” yolunu tutuyorum.

Dün gece oteli ararken Münster sandığım için ters yöne gitmeme neden olan Herz-Jesu Kilisesi‘nin önünden geçerek Hauptbahnhof (merkez tren istasyonu) üzerindeki köprüden etrafa bakıyorum. Şehrin dört bir yanı ormanlarla çevrili. Nereye dönsem arkamda bir orman. Köprünün altı tren istasyonu, üstü ise tramvay durağı. Merdivenlerden inerek tren istasyonunu şöyle bir turlayıp Eisenbahnstrasse‘den başlayarak Alstadt’a giriş yapıyorum.

Herz-Jesu Kilisesi ve köprü üstü tramvay durağı

Daha önceden broşürlerde fotoğrafını gördüğüm kanalla ilk karşılaşmam burada oluyor. Şehrin sokaklarında, kaldırım kenarında akıp giden bu küçük kanallara “Bächle” deniyor. Ah bu kanallardan İtalya’da olacaktı, ayakkabılarımı elime alıp onun içinden yürürdüm hep! Öyle bir sıcak vardı ki, değil yürümek bir yerde durmak bile zordu. Oysa burada üşüyorum bile. Aslında tam gezi havası, terlemeden, yorulmadan, üşenmeden rahatça gezme havası.

Solda Rathausgasse ve sağda tanıdık bir gösteri

Ve Rathaus Meydanı‘na varır varmaz “bu şehir yaşıyor” görüşüm bir kere daha canlanıyor. Bu ne kalabalık, duyan gelmiş mi, n’olmuş sabahın bu saatinde? Rengarenk evler ve tıklım tıklım meydan… Burası hem eski ve hem yeni Rathaus’un (Belediye binası) yan yana durduğu Rathausplatz. Meydanda bir de Martinskirch (Martin Kilisesi) var. Önündeki heykelli çeşmenin kenarlarında oturan, etrafı seyreden insanlar…

Rathausplatz

Yeni Rathaus -sağdaki-

Yeni ve eski Rathaus

Aşağıda sağdaki fotoğraf, yan yana duran yeni ve eski Rathaus’un aralarındaki geçitin olduğu sokak. Kırmızı olan Eski Rathaus (Altes Rathaus)’un giriş katı turist ofisi olarak kullanılıyor. Ben de şöyle bir dolaştım. Şehrin resmi web sitesinde (freiburg.de) adresimi verince bana postayla ücretsiz broşür-harita vs. olan bir paket göndermişlerdi; ama buradaki her şey ücretli.

Meydanın etrafındaki parke taşlı sokaklarda dolaşıp birbirinden güzel evlere bakıyorum. II. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın pek çok şehri gibi Freiburg da çok zarar görmüş, dev gotik kilise hariç her şey yıkılmış. Savaş sonrası şehrin eski planlarına göre yeniden yapılmış her şey. Binalar, caddeler, sokaklar yeniden yapılırken tramvaya ağırlık verilerek şehirde mümkün olduğunca trafiği ve arabaların neden olduğu kirliliği de azaltmaya çalışmışlar. İnsanlar hep bisiklete biniyor; kilometrelerce bisiklet yolu yapılmış. Almanya’nın en güneşli şehirlerinden biri olduğu için aynı zamanda güneş enerjisinden de maksimum düzeyde yararlanacak projeler geliştirmişler (Evlerin çatılarını güneş panelleriyle kaplamak gibi). Hatta bundan dolayı Freiburg’a “Avrupa’nın Güneş Başkenti” deniyor. “Sürdürülebilir şehircilik” anlayışı ve kent yaşamını bir arada çok güzel yürütüyorlar. Üstelik bu yazılmış, çizilmiş beylik laflar değil; bunu şehirde hissediyor, yaşıyorsun. Şehrin sokaklarında dolaşırken çevremde hep ormanı görüyorum. Merkezde hemen hemen hiç araba yok, tramvay ise her yere gidiyor. Yukarıda bahsettiğim kanaldan tertemiz sular akıyor, çocuklar da sürekli içinde.

Freiburg’un, çevresel yaklaşımları ve onun uzantısı olarak güneş enerjisi ve diğer yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanımından dolayı “Green City” (Yeşil Şehir) ünvanı da var. Bu konuyla ilgili yazımı buradan okuyabilirsin.

Şimdi gezintiye devam edelim ve şehrin en önemli caddelerinden biri olan Kaiser-Joseph Strasse‘ye girelim. Alstadt’ın tam ortasından boydan boya geçen bu uzun ve geniş caddede alışveriş merkezleri, mağazalar, restoranlar, kafeteryalar, Basler Hof binası vb. yer alıyor.

Kaiser-Joseph Caddesi

Basler Hof (Bölge Konseyi Binası)

Bu uzun caddede yürürken sokak aralarından şehrin katedrali olan Münster’in kulelerini görsem de orayı en sona bırakıp şehirde dolaşmaya devam ediyorum. Girdiğim bir sokakta iki kardeş -şehrin her yerinde satılan- tahta gemilerini yarıştırıyorlardı. Ben de kağıttan gemi yüzdürmek istedim; ama yanımdaki tek büyük kağıt, haritam olduğu için yapamadım!

Herrenstrasse’de yürürken dikkatimi çeken bir bina nedeniyle Erzbischöfliches Ordinariat (Başpiskoposluk Sarayı) ara sokaklara giriyorum. Dar bir sokak olduğundan tam karşısından fotoğrafını çekemesem de güzel bir binaydı ve kapılarından biri de çok güzeldi. Ayrıca saraya bakayım derken şehrin çok sevimli bir sokağını da (Konviktstrasse) görmüş oldum. Eski şehirdeki yenileme çalışmalarının güzel bir örneği olan sokak; aralarından otlar çıkan parke taşlı zemini, küçük mağazaları, iki-üç katlı evleri ve aralarındaki yemyeşil dallarla çok güzel görünüyordu.

Başpiskoposluk Sarayı

Konviktstrasse ve Başpiskoposluk Sarayı kapısı

Konviktstrasse

Bu güzel sokak beni eski şehrin kapılarından olan ve şu an yenileme çalışmaları süren Schwabentor‘a çıkarıyor. Bu kapıdan çıkarsam Alstadt’tan çıkmış ve ormana girmiş olacağım; ama oraya daha sonra gideceğim için Oberlinden üzerinden geri dönüyorum. Aşağıdaki fotoğrafta sağda görünen pembe-beyaz bina Almanya’nın en eski oteli olan “Zum Roten Bären” yani Kırmızı Ayılar Oteli.

Schwabentor

Oberlinden Caddesi ilerde ikiye ayrılıyor; sağ taraf az önce geldiğim Herrenstrasse’ye, sol taraf ise Salzstrasse‘ye açılıyor. Ben soldan giderek Augustinerplatz’a gitmek istiyorum.

Augustiner Meydanı, şehrin en geniş meydanlarından biri. Meydana bakan Augustiner Müzesi, Doğa Müzesi ve kafe-publar, mağazalar var. Ayrıca meraklısının, şehrin en taze ve güzel buğday birasını (Weizen) bulabileceği ve her daim kalabalık olan Feierling Bira Bahçesi de burada yer alıyor. Bu meydandan devam edince karşıma çıkan aralarından kanal geçen Gerberau ve Insel de çok sevimli sokaklardı. Bu güzel sokaklar ve kanal görüntülerini aşağıdaki galeride bulabilirsin.

[nggallery id=2]

Gerberau boyunca yürüyünce bu sefer de karşıma şehrin diğer bir kapısı olan Martinstor çıkıyor. Burası şehrin en hareketli, en canlı sokaklarından biri.

Martinstor ve Markthalle

Pek çok restoranın bulunduğu bu sokaklarda en ilginç olan Markthalle binasıydı. İçeride klasik bir pazar yeri görüntüsü beklerken dünya mutfağından aklına ne gelirse hepsinin olduğu küçük küçük dükkanlardan oluşan bir yemek cennetiymiş meğer. İçeri girdiğimde tam öğlen saatiydi ve ayakta bile duracak yer yoktu. Herkes yemeğini almış, ya ayakta ya da bulabildiği sınırlı oturma alanlarında yemeğini yiyor; şarabını-birasını içiyordu.

Markthalle

Markthalle

Markthalle diğer girişi -Grünwalder strasse-

Dünya mutfağından yemeklerin satışının olduğu Markthalle sonrası Löwenstrasse ve Universitatstrasse sokaklarında yürüyorum. Şehrin üniversitesi (Albert-Ludwigs Üniv.) bu civarda olduğundan buradaki tüm restoran ve kafeler daha çok gençlerle dolu. Üniversite Sokağı‘nda köşede çok büyük bir kitapçı var. Üst kattaki çocuk kitapları bölümünde bir saatten fazla kalmış olabilirim.

Bertoldsbrunnen ise şehrin önemli kavşak noktası. Ortadaki atlı heykelin yüzü Martinstor’a bakıyor. Vızır vızır tramvaylar geçiyor; sokak sanatçıları şarkılar çalıyor, söylüyor. Benim gibi pek çok turist bu meydanı dolduruyor.

Şehrin üniversitesine bu kadar yakınken uğramamak olmaz deyip o tarafa yöneliyorum. Bugün cumartesi olduğundan etrafı boş; heykeller kapıyı bekliyor. Kampüs birkaç farklı binadan oluşuyor ve Alstadt denilen merkezin içinde yer alıyor.

Üniversiteyi de gördükten sonra Alstadt içinde en sona bıraktığım katedral meydanına doğru gidiyorum. Giderken Rathausplatz’a yakın çok güzel bir çay mağazası görünce içeri girdim. Çeşit çeşit kuru çaylar; siyah-beyaz-yeşil çay, meyveli çaylar, aromalılar ve çay takımları dahil çaya dair ne ararsan var. Dolapta buz gibi farklı aromalarda soğuk çay bile var. Çayları saklamak için farklı boylardaki metal kutulara ve çay fincanlarına bakmalara; çeşit çeşit çayları da koklamalara doyamadım. En sonunda Münster adını verdikleri güzel kokulu bir çay aldım ki bu da Freiburg’ta geçirdiğim iki gün boyunca eve götürmek üzere aldığım tek şey oldu. Almanya’nın pek çok şehrinde şubesi bulunan bu çay cennetine denk gelirsen uğramadan geçme derim.

Şehrin dev gotik katedrali Münster adıyla biliniyor. Avrupa’nın en eski ve en güzel katedrallerinden biri. Özellikle dış cephesindeki figürler dikkat çekiyor. Bu figürlerin Türkçe adı var mı bilmiyorum; İngilizcesi “gargoyle“. Gotik mimaride oluklarda biriken suyu atmak için kullanılan çirkin yaratık heykelcikleri.

İçeride ayin olduğundan ziyarete izin verilmiyordu; ama yüzlerce dini temalı küçük heykelden oluşan giriş kapısı ilginçti. Önlerinde teller olduğundan çok net görünmüyorlardı.

Katedralin olduğu meydansa Münsterplatz. Burada hafta içi ve cumartesileri yerel ürünlerin satıldığı pazar kuruluyormuş; ama ben gittiğimde toplanıyordu, pek bir şey göremedim. Meydan oldukça kalabalıktı. Meydandaki çeşmelerin kenarı, taşların üstü vb. oturulacak ne kadar yer varsa hepsinde biri oturuyor, etrafı seyrediyordu. Katedralin çevresinde oteller, restoranlar, kafeler sıralanıyor yan yana. İşte Münster Meydanı’ndan fotoğraflar:

Münsterplatz

Münsterplatz

Münsterplatz

Münsterplatz

Münsterplatz

Münsterplatz

Münsterplatz

Meydanda dikkat çeken kırmızı, görkemli yapı ise Kaufhaus yani Tarihi Gümrük Binası. İlk yapımı 16.yy olan ticaret, gümrük vs. işlerin yapıldığı bir nevi tüccar hanı.

Kaufhaus

Böylece Alstadt denilen şehrin merkezini yürüyerek gezmeyi tamamlamış oluyorum. Otobüs ve tramvay ağı oldukça geniş olsa da şehir merkezi yürüyerek rahatlıkla gezilebilir. Hatta yürümek özellikle tavsiye edilir. Çünkü bu şehrin parke taşlı yollarında dolaşmadan; kanallardan (Bächle) akan suya el-ayak sokmadan; kaldırım kenarı, çeşme önü, meydanlarında ve dahi bira bahçelerinde oturmadan Freiburg yaşanmış olmaz. Uygun ortam bulursan ve sevdiğin de yanındaysa bunu bile yapabilirsin bu şehirde!

Bu yazının devamı, şehirde dolaşırken hep etrafımda olan yeşilliğe doğru yaptığım yürüyüş olacak. Bu yazıyı okumak için buraya tıklayabilirsin.

You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed.You can leave a response, or trackback from your own site.
One Response
  1. burcu says:

    yazı ve resimler harika….

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir