At Meydanı’ndan Ahırkapı’ya Yürüyüş

Tarihi yarımada gezilecek görülecek o kadar çok şey var ki, doğma büyüme İstanbullu ve gezmeyi seven biri olmama rağmen henüz görmediğim pek çok yer var. Hepsi de benim için yeni bir keşif tadında… Bugünkü gezi rotası da bunlardan biri. Sultanahmet’te alternatif bir yürüyüş rotası. Aslında bu rota biraz spontane gelişti. Hedefimizde, İbrahim Paşa Sarayı’ndaki Türk-İslam Eserleri Müzesi’ni gezmek vardı. Rahatça müzeyi gezebilelim diye Deniz’i de anneme bıraktık ve eşimle yola çıktık.

Eminönü-Sultanahmet arası bence yürünmesi gereken çok keyifli yollardan biri; ama bizim zamanımız az olduğundan (hafta içi öğlen saatleri olmasına rağmen tıklım tıklım) tramvaya binerek Sultanahmet durağında indik. Müzenin tadilatta olduğunu ve 2013 sonunda açılacağını görünce önce üzüldüm; ama hemen yeni bir rota yaptım: At Meydanı’ndan başlayarak sahile doğru bir yürüyüş…

Meydan, Sultanahmet Camisi’nin batısında, İbrahim Paşa Sarayı’nın doğusunda yani ikisinin arasında yer alıyor. At Meydanı, Bizans döneminde hipodrom olarak kullanıldığından İstanbul’un fethi sonrası verilen bir isim. Sultanahmet Meydanı da diyoruz. Bu meydandan belki defalarca geçtik, sütunları da yakından veya uzaktan gördük; taş işte deyip geçtik belki de. Bu sefer biraz daha yakında bakalım, neymiş bu taşların hikayesi… Meydanda günümüze kadar gelen üç sütun ve bir çeşme var. Sütunlardan en dikkat çekeni Dikilitaş (Obeliks), MS 390’da (yapımı çok daha eski) Roma İmparatoru 1. Theodosius zamanında Mısır’dan gemiyle getirtilmiş ve buraya dikilmiş. Mermer bir kaide ve dört bronz üzerinde yükselen Dikilitaş’ın dört yüzünde de hiyeroglif yazılar var.

Dikilitaş (Obeliks)

Biraz ilerideki ise, Yılanlı Sütun (Burmalı Sütun). Birbirine sarılmış üç yılan şeklinde olan sütun da Konstantin zamanında Delfi’den getirilmiş (MS 324). Şehri böceklerden ve sürüngenlerden koruduğunu inanılan güçlü bir büyüye sahip olduğuna inanılırmış. Zaten Konstantin sırf bu yüzden hiçbir masraftan kaçınmayarak bu sütunu Delfi’deki tapınaktan getirtmiş. İşin ilginç yanı, Evliya Çelebi de Seyahatname’sinde üç başlı ejderhadan birini II. Selim’in elmas topuzuyla koparmasından sonra tılsımın biraz bozulduğunu ve İstanbul’a akrep, yılan gibi hayvanların yayıldığını yazmış. Başlardan iki tanesi kayıpmış, diğeri ise Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyormuş.

Yılanlı Sütun (Burmalı Sütun)

Güney taraftaki son sütun ise Örme Sütun. Diğer iki sütundan daha yeni (MS. 900’lü yıllar) olmasına rağmen hakkında daha az şey biliniyor.  Tabanındaki yazıta göre, VII. Konstantinos tarafından onarılmış ve bronzla kaplatılmış. Bugün üzerinde bronz olmadığına göre başına bir iş gelmiş.

Örme Sütun ve arkada Sultanahmet Cami minareleri

Bu üç sütunu da gördükten sonra, meydanın güney ucundaki Cumhuriyet Müzesi’nin yanındaki sokaktan ilerleyip Su Terazisi isimli yokuştan aşağı iniyoruz. Yol boyunca pek çok küçük ve güzel otel gördükten sonra Basileus Otel’in köşesinden sağa dönünce karşımıza Küçük Ayasofya Cami çıkıyor.

Küçük Ayasofya Cami

Konum olarak Kadırga ve Ahırkapı arasında yer alan caminin hemen arkasından tren yolu geçiyor, yani artık sahile vardık sayılır. Tabi biz deniz tarafına geçmeden caminin avlusuna giriyoruz. Kırmızı tuğladan yapılma bir kiliseyken Haremağası Hüseyin Ağa tarafından camiye çevrilmiş (1505). Bunun için ana binanın malzemesinden ve kendisinden bağımsız kesme taştan bir minare yapmışlar. Ön girişi de yine taştan bir son cemaat yeri eklenmiş. Önceki adı Sergius ve Bacchus Kilisesi iken camiye çevrilmesiyle Ayasofya’yı andırmasından sonra adı da Küçük Ayasofya Cami olmuş. Kilise olarak yapılma tarihi MS. 527. İstanbul’daki en eski Bizans yapısı olarak biliniyormuş. 

Avlu içindeki Hüseyin Ağa’nın türbesi ve kimlere ait olduğunu bilmediğimiz, hepsi de birbirinden farklı mezar taşlarına bakıp bir Fatiha okuduktan sonra caminin içine giriyoruz.

Hüseyin Ağa türbesi

Caminin içi çok güzel. Kiliseden çevrildiği için kıble yönü biraz farklı. Kiliseler Kudüs’e, camiler Mekke’de Kabe’ye doğru yapıldığından mihrap bölümü yer değiştirmiş mecburen. Duvarlarda beyaz sıva üstüne kalemişi süslemeler var (belki de önceden freskler vardı). Ancak sütun başları ve yan duvarlarda halen kilise olduğu dönemden kalan yazılar ve süslemeler dikkati çekiyor.

Küçük Ayasofya Cami -iç-

Küçük Ayasofya Cami -iç-

Merdivenlerden ikinci kata da çıkmak mümkün. Cami personeli yaşlı amca, çok güleryüzlü ve tatlı. Caminin içinde duamızı da ettikten sonra şadırvanın olduğu karşı avluya geçiyoruz. Burası önceden medrese olarak kullanılmış. Bu bahçenin üç tarafında yan yana, küçük dükkanlar sıralı şimdi. El sanatları (sedefkar gibi) dükkanları ve çayhane var. Çok güzel, huzurlu bir ortamı var.

Küçük Ayasofya Cami-Eski medrese

Küçük Ayasofya Cami-Eski medrese

Biz de oturup bir çay söylüyoruz. Haldır huldur yürü dur nereye kadar, bu anın tadını çıkaralım diye. Tabi bu mola 15 dakikadan uzun süremiyor, hava kararmadan birkaç yer daha görüp akşam trafiğine kalmadan eve dönmek istiyoruz.

Geldiğimiz yoldan değil, farklı bir güzergahı takip ederek aklımdaki birkaç sokağı da görmek istiyorum. Küçük Ayasofya Caddesi boyunca yürümeye başlıyoruz. Sonra da gördüğümüz güzel evlere (hepsi otel olmuş) baka baka yürüyoruz.

Sphendon Oteli

Nihai hedef, Akbıyık Sokak. Oraya varan kadar rastgele geziniyoruz sokaklar arasında. Telefonda Google maps’e de bakıyorum arada bir. Çok yoldan çıkarsak uygun yerlerden dönüyoruz; ama zaten kaybolma riski yok sayılır. Hiç bilmiyordum, ama bu civarda ne çok ev restore edilerek otel olmuş. Çoğu da koyu ahşap dış cepheleriyle eski Türk evleri tarzında yapılmış. Bazıları da beyaz ahşap…

Darüssaade Oteli ve Cankurtaran Caddesi'nde emektar evler

Böyle yürürken Ahırkapı’da Keresteci Hakkı Sokak köşesinde Gezginler Sohbet Evi görünce şaşırıyorum. Güzel, yeşil ahşap bir bina. İçeri doğru kafamı uzatınca küçük bir odada, ortada bir masa ve duvarlarda kitaplıklar ve içlerinde gezi kitapları görüyorum.

Gezginler Kulübü Derneği

O sırada birisi geliyor hemen. Siyahi genç gayet güzel Türkçe konuşuyor. Nereli olduğunu sorunca, “Benin” diyor. Burası gezgin-doktor Prof. Dr. Orhan Kural’ın açtığı bir dernekmiş. Kendisi aynı zamanda Benin Fahri Konsolosu’ymuş. Gence “kimse yok!” diyorum. “Ben açıyorum her gün; ama pek gelen yok; zaten hoca da şimdi yok” diyor ve bana derneğin broşürünü veriyor. Beni dışarıda bekleyen eşime anlatıyorum konuştuklarımızı. “Yazık, ne ne güzel bir yer, kimse gelmiyormuş, canı sıkılıyordur herhalde, bütün gün burayı beklemekten” diyorum. “Benin’de olmaktan iyidir” yorumu yapıyor, sanırım doğru. 

Ahırkapı Evler

Buradan sonra Akbıyık Caddesi boyunca yürüyüp çevrede birbirinden güzel restoranlara, Türk işi hediyelik eşya dükkanlarına baka baka yokuş yukarı çıkıyoruz.

Bu cadde özellikle yazları çok renkli oluyormuş. Bir yaz akşamı da gelmek gerek diye düşünüyorum. Ve yolun sonunda Arasta girişine geliyoruz. Arasta çarşısı İstanbul’da bildiğimiz diğer tarihi çarşıların içinde en az bilineni. Üstelik içinde Büyük Saray Mozaikleri Müzesi olmasına rağmen. Oysa konum olarak Sultanahmet Camisi’nin hemen arkasında kalıyor.

Arasta

Biraz kendi haline bırakılmış gibi; ama dükkanlar gayet renkli… Müzeyi bugün gezemiyoruz; ama önceden gitmiştim. Çarşının müze tarafındaki kapısından çıkıp Tavukhane Sokak’tan yine meydana doğru çıkıyoruz. Köşede karşımıza çıkan tek katlı renkli evler Doğu Türkistan Aşevi. Önlerinden geçip tekrar At Meydanı’na çıkıyoruz. 

Meydandaki çeşmeyi tam akşam olmak üzereyken, havaya tatlı bir kırmızılık yayılmak üzereyken fotoğraflıyorum.

Alman Çeşmesi

Alman Çeşmesi, Alman İmparatoru II. Wilhelm’in ikinci ziyaretinin anısına II. Abdülhamit’e Almanya’da yaptırıp getirttiği bir çeşme (1901). Sekiz sütunlu ve kubbeli çeşme meydanın simgelerinden biri adeta. Kubbenin iç kısmında altın mozaiklerle II. Abdülhamit’in tuğrası ve WII yazıları var.

Alman Çeşmesi

Ben meydanda hala fotoğraf çekmek için gezinirken eşim almış başını gidiyor. Tramvaylar kalabalık olduğundan yürüyerek Eminönü’ne gitmeye karar vermiş ve koşar adım gidiyor. Ben de arkasından geçtiğimiz yerlerin fotoğrafını çekmeye çalışarak ağır aksak gidiyorum; arada yetişmek için hızlanıyorum.

Alemdar Caddesi

Sonunda Eminönü’ne varıyoruz. Arabayı otoparktan alıp biraz trafik biraz ara sokaklar derken annemlere varıyoruz. Ohh, yemek de hazırmış, ne güzel:)

You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed.You can leave a response, or trackback from your own site.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir