Strasburg: Alsace’nin ve Avrupa’nın Başkenti

Colmar gezisi sonrası Mulhouse’a dönmüş, bavulu almış ve tekrar tren garına dönüp 19:46 trenine binerek maceralı bir yolla nihayet Strasburg’a vardığımızda saat 21.00 olmuştu. Gardan çıkar çıkmaz “Maps With Me” harita uygulaması sayesinde otele vardık. Bizimkileri otelde bırakıp açık market aramak için hemen dışarı çıktım. Resepsiyonist yakında bir yer tarif etti; ama orası kapalıydı. Sokaklarda dolaşırken kapanmak üzere bir market görüp hemen daldım. Büyük bir şişe su alıp etrafa bakınırken dükkandakilerin Türkçe konuştuğunu duydum. Bu saatte ancak bir Türk marketi açık olurdu zaten. Biraz sohbet edip suyu alıp otele döndüm. Böylece Strasburg’taki ilk Türk ailesiyle tanışmış oldum.

Alsace bölgesinin başkenti olan Strasburg, aynı zamanda Avrupa’nın da başkenti. 1949’dan beri Avrupa Birliği görüşmelerine ev sahipliği yapıyor. Şehir tarihi mirasının ve yıllarca Almanya-Fransa arasında el değiştirmesinin izlerini taşırken aynı zamanda  “Avrupa Konseyi”, “Avrupa Parlamentosu” ve “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi”ni de barındırıyor. AB için önemli bir kent olması ve hem tarihi hem de modernleşen yüzüne rağmen 273 bin nüfusuyla küçük bir kent diyebiliriz.

Otelin olduğu bölge, şehrin kuzeybatısındaki “La Place des Halles”e (alışveriş merkezi) çok yakın. Ertesi sabah otelden çıkıp şehri dolaşmaya başladık. Önce tren garının önüne geldik. Eski tarihi binanın önüne camdan bir bölüm yaparak garı genişletmişler.

Strasburg Tren Garı

Garın karşı caddesinden yürümeye başladık. Strasburg’un eski şehir merkezinin etrafını saran ve bu bölgeyi bir adacık haline getiren İll Nehri’yle (L’İll) ilk tanışmamız da burada başladı. Nehrin üzerinde pek çok köprü var. Bizim ilk ayak bastığımız köprü ise Pont National.

Ve bu köprünün üzerinden geçerek Grand Rue’ya giriyoruz. Tesadüfen girdiğimiz bu cadde adından da belli olduğu üzere şehrin en büyük (uzun) caddelerinden biri. Elimdeki haritaya göre bu caddenin hemen alt sokağı Strasburg’un en turistik bölgesi olan Petit France bölgesi; ama ben orayı en son görmek istiyorum ve cadde boyunca yürümeye devam ediyoruz. Caddede adından Türk restoranı olduğunu anladığımız birkaç restoran görüyoruz.

Grand Rue

Alsas evlerini Colmar’da çok görmüştük, bu civarda da var, zira burası da Alsas, hatta Alsas’ın başkenti. Ahşap destekli bu eski evler, rengarenk cephe boyaları ve yine ahşap panjurlarıyla hep güzel görünüyor gözüme. Her birinin fotoğrafını çekesim var.

Hiçbir yere sapmadan Grand Rue boyunca yürüyerek geniş bir meydana geliyoruz: Gutenberg Meydanı (Bu arada Gutenberg matbaayı bu şehirde icat etmiş). Meydanda bir atlıkarınca kurulmuş, bunu çok seviyorlar galiba. Başka yerlerde de görmüştük. Hemen yanında da caddenin altında yer alan bir kapalı otopark var. Cadde üstünde hem görüntü kirliliği yok, hem de yerden tasarruf. Yer altı otoparkları her zaman favorim.

Gutenberg Meydanı

Bu meydandan da Rue des Hallebardes yönüne devam ediyoruz. Mağazalar, restoranlar ve kafelerle dolu bu dar sokakta yürürken gözümüze güzel gelen, pencereler arasında eyalet bayraklarının asılı olduğu başka bir dar sokağa giriyoruz: Rue des Orfevres.

Adı Kuyumcular Caddesi; ama benim aklımda rengarenk vitrinleri ve nefis görünen tatlılarıyla pastaneleri kaldı. Fransa’da hep gördüğümüz Almanya’da da yediğimiz buraların meşhur yiyeceklerinden biri olan “bretzel”ler askıda asılı. Bizim simit gibi; ama üzeri susamlı değil. Haşhaşlı, üzeri tanecik tuzlu gibi çeşitleri var.

Rue des Orfevres  karşımıza Neuf Tapınağı’nı çıkarıyor. Tapınağın yanından ara sokaklardan geçip Katedral Meydanı’na (Place de La Cathedrale) geliyoruz. Pembe kumtaşından 1015-1439 yılları arasında yapılan katedral, dış görünümüyle oldukça etkileyici. O kadar büyük ki etrafında da evler olduğundan biraz geriye çekilsem bile tamamının fotoğrafını çekmek imkansız.

Kulesi bile (142 metre) tamamıyla kadraja sığmıyor. Bu dev kilisenin kuzey tarafında bir turist ofisi var. Bir de şehrin en eski evlerinden biri olan Maison Kammerzell. Günümüzde restoran olarak kullanılan, alt bölümü taş, üstü ahşap olan bu kahverengi ev, sanırım meydanda katedralden sonra en çok fotoğrafı çekilen yapılardan biri.

Maison Kammerzell

Katedralin çevresinde restoranlar, oteller, hediyelik eşya satan dükkanlar sıralanıyor. Geniş meydan turist kaynıyor.

Katedralin içinde astrolojik bir saat var, biz içine girmediğimiz için görmemiştik; ama güneydoğu ucunda yani Place du Chateau yönünde dışarıda da bir saat var. Bu taraf restorasyon alanı. Etrafı kapatmışlar, iş makineleri çalışıyor. O aralıkta bir boşluk bulup Rohan Sarayı’nın bahçesine girdik.

Barok mimarinin Strasburg’taki en önemli yapılarından biri olan dev saray içinde üç farklı müzeyi de barındırıyor. Bunlar: Arkeoloji Müzesi (Musée Archéologique), Dekoratif Sanatlar Müzesi (Musée des Arts Décoratifs) ve Güzel Sanatlar Müzesi (Musée des Beaux-Arts). 18.yy.’da yapılan ve ön girişi katedrale bakan sarayın İll Nehri’ne bakan, dikkat çeken bir yüzü de var.

İll Nehri'nden Rohan Sarayı

Saraydan sonra tekrar katedral tarafına geçip oradan da tesadüfen Place de Marche Gayot’a giriyoruz. Alsas evleriyle çevrili bu sevimli meydanda pek çok kafe-restoran var.

Place de Marche Gayot

Ne yazık ki ağaçlar altındaki bu sevimli meydanda molaya vaktimiz yok; yürümeye devam ederek Place St. Etienne’e varıyoruz. Bu meydanda bir şey bulamayıp nehir kenarına iniyoruz. Pont St. Guillaume’den geçip nehrin kenarından, bu sefer Grand İle’a karşıdan bakarak yürüyoruz.

Eski şehir merkezini sarmalayan İll Nehri, güzel evler, Rohan Sarayı görüntüleri arasında ilerlerken Batorama isimli üzeri camla kaplı nehir gezi teknelerini görüyoruz. Eski şehrin etrafında dolaşan ve Avrupa Birliği saraylarına gidip gelerek 70 dakikalık bir tur yaptıran teknenin önünde uzun bir sıra var (sanırım ücreti 9,2 Euro idi).

Biz tekrar bir köprüden geçerek asıl gezi noktamız olan adaya (Grand İle) dönüyoruz. Ve artık biraz dinlenme vakti. Gezi teknelerinin kalktığı meydanda yani balık pazarında (Place du Marché aux Poissons) biz bir kafede otururken, uzun zamandır bebek arabasında oturan Deniz de kalkmak istiyor. Bebek arabasının arkasına geçip arabayı itmeye çalışıyor ve meydanda kısa süreli bir terör estiriyor. Önünü görmeden ittiği için ve meydan kalabalık olduğundan sürekli birilerine ya da masalara çarpıyor; ama o kadar sevimli görünüyor ki kimse bir şey demiyor, gülüp geçiyorlar. Biz de keyfimizi bozmadan etrafı seyrediyoruz. Ben aynı zamanda haritada gittiğimiz yerleri işaretleyip bundan sonraki rotayı planlamaya çalışıyorum. Yarım saatlik molanın ardından Deniz’i yaptığı önemli işten zar zor ayırıp tekrar arabasına oturtup yürümeye başlıyoruz. Önce Impasse de la Grande Boucherie’den geçiyoruz. Alsas evleri otel, kafe, hediyelik eşyacı olmuş. Bu meydan, haddinden fazla kalabalık. Restoranların masalarının yanında dar sokaktan geçince tekrar Katedral Meydanı’na varıyoruz.

Meydandan sonra ara sokaklardan geçerek kuzeydoğuya doğru gidiyoruz. Orada Place de la Republique civarında güzel yeşil alanlar var; ama oraya gidersek Deniz oynamak isteyeceği için çıkamayız diye düşünüp geri dönüyoruz. Dönerken Tomi Ungerer tasarımı ile ‘Janus Havuzu’nu görüyoruz.

Ve önünden devam ederek Place Kleber’e geliyoruz. Şehrin kalbi sayılabilecek bu önemli meydanda bir ara verelim. Strasburg yazısı buradan devam edecek.

You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed.You can leave a response, or trackback from your own site.
2 Responses
  1. Ayhan says:

    Türkiye dışına çıkınca mutlaka Türk lokantası arayan tiplere yurtdışı çıkış yasağı getirilmeli. “onu yemem, bunu yemem”, “ay bunda domuz vardır, ay şunda deniz mahsülü olabilir” diyen geri kalmış kişilerin evinden çıkmasını önlemek lazım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir