Begonvil Adası: Heybeliada

Oğlumla ada gezilerimize bastıran sıcaklar nedeniyle ara vermiştik, havanın diğer günlere göre serince olduğu bir Temmuz sabahı ani bir kararla Heybeli’ye gidelim dedim. On bir yıldır Bostancı-Maltepe arasında oturduğumuz için ulaşım bize çok kolay olduğundan adalara hep giderdik; ama adayı keşiften çok, sahil kenarında takılırdık. Eşim dağ tepe yürümek istemediği için böyle olurdu, şimdi oğlumla adaları yeniden keşfediyoruz. Kendisi bebek arabasında oturduğu için dağ tepe gezmek ona kolay nasılsa, sesi çıkmıyor:)

Bugünkü rotamız, her zamanki gibi önce Bostancı’ya gidip oradan vapura binmekle başlıyor. Keyifli bir vapur yolculuğu sonrası Heybeliada İskelesi‘ne varıyoruz. Önce sol tarafa doğru, sahil boyunca uzanan restoran ve kafelerin önünden geçerek ilerliyoruz. Önce sanatoryumu görmek istiyorum. Bunun için Deniz Lisesi‘nin yanından başlayarak uzun ve dik yokuşlar çıkmam gerekse de henüz yorulmamışken bunu yapmak daha mantıklı geliyor. Sol tarafıma liseyi ve arkasında denizi; sağ tarafıma da ormanlık bölgeyi alarak tırmanmaya başlıyorum.

Heybeliada Sanatoryumu 1924 yılında veremli hastaları tedavi etmek için açılmış. Bir süre sonra hastane, hastalara yetmeyince biraz ileride yeni binalar eklenmiş. İşte yürürken sağ tarafımda, ilk gördüğüm kadın hastalar için sonradan yapılan binalar. Yılmaz Erdoğan’ın son filmi “Kelebeğin Rüyası“nda hastane sahnelerinde (Rüştü’nün Mediha’ya evlenme teklif etmek için odasına gittiği yer vb.) kullanılan binayı hemen tanıdım görüntüsünden.

Heybeliada Sanatoryumu Kadınlar Bölümü
Heybeliada Sanatoryumu Kadınlar Bölümü

Hastane binaları sekiz yıldır kullanılmıyor. Oldukça eski görünüyor, boyaları dökülmüş, harap durumda.  Manzarası ise muhteşem.

Tam karşımda ise ana bina girişi yer alıyor. Hala üzerinde Heybeliada Sanatoryumu tabelası duruyor. Kilitli demir parmaklıklar ardından baktığımı gören görevli, ziyarete kapalı olduğunu söylüyor. Diğer binaya, yani kadınlar bölümüne ise bakabileceğimi söylüyor.

Heybeliada Sanatoryumu Ana Giriş Kapısı
Heybeliada Sanatoryumu Ana Giriş Kapısı

Bir tepenin üstünde bulunan hastane binasına bakmak için bebek arabasını ağaçların arkasına bırakıp Deniz’i kucağıma alıp tırmanıyorum. Benim önden gördüğüm dışında, başka bir bina ve yemekhane binası da var. Deniz tarafına doğru yürüyüp fotoğraf çekmek istedim. O sırada binalara bakmakla görevli kişi fotoğraf çekmenin yasak olduğunu söyledi. Sekiz yıldır kullanılmıyor, askeri bina değil; neden yasak olduğunu anlamadım. Hiçbir tamirat yapılmıyor, kullanılmıyor, yıllar geçtikçe eskiyor; ama başında bekleyen bir görevlisi var ve fotoğraf çekilmesine izin verilmediğini söylüyor. Sanatoryum, 99 Depreminde çok zarar görmüş; sonra bazı binaları onarılmış; 1980 sonrası sağlık politikalarının değişmesiyle birlikte verdiği sağlık hizmeti ve araştırma-eğitim hastanesi işlevi de gittikçe bozulmuş ve 2005′te kapatılmış. Personel ve hastalarıyla birlikte Süreyyapaşa’ya nakledilmiş. 2009 yılında bir de yangın geçirmiş. Üzücü bir durum… Ben de şöyle bir etrafa dışarıdan bakıp bu sefer toprak yoldan değil araba girişinden çıkıyorum. Bebek arabasının yanına geldiğimizde, arabanın koluna asılı olan torba içindeki simitin, torba didiklenmek suretiyle çalındığını(!) görüyorum. Etrafta gezinen kargaları görünce hırsızı da tespit ediyorum:)

Sanatoryumu gördükten sonra, aslında ismiyle benim çok ilgimi çeken Terk-i Dünya Manastırı‘na da gitmek istiyordum. Telefonda Google haritalara bakınca, geldiğim yol kadar daha yürümem gerektiğinden çok zaman harcayacağım için vazgeçtim. Ve geldiğim yoldan geri yürüyüp sahile inmeden, orman içinden geçip ada sokaklarında dolaşmaya karar verdim. Yine haritada gördüğüm Hüseyin Rahmi Gürpınar Evi Müzesi‘ne doğru uzun bir yol yürüdüm. Tabi adada düz yol ne arar, her yer ya yokuş ya merdiven!

Heybeliada'nın merdivenli-yokuşlu sokakları
Heybeliada’nın merdivenli-yokuşlu sokakları

Bebek arabasıyla tırman tırman derken müzenin önüne geldim gelmesine ama kapılar kilitli, müze kapalıymış meğer. Boyaları dökülmüş ev, oldukça bakımsız durumdaydı zaten.

Hüseyin Rahmi Gürpınar Müze Evi -kapalı-
Hüseyin Rahmi Gürpınar Evi Müzesi -kapalı-

Etrafta biraz dolanıp Çiçekli Dağ Sokak‘tan (çiçekli ve merdivenli bir sokak) inerek Refah Şehitleri Caddesi‘ne vardım.

Çiçeklidağ Sokak Ruhban Okulu'na bakıyor.
Çiçekli Dağ Sokak Ruhban Okulu’na bakıyor.

Fotoğraf makinesiyle yakınlaştırarak çektiğim, Ümit Tepesi üstünden duran Heybeliada Ruhban Okulu, uzun süredir eğitime kapalı. Ziyaret etmek için yanılmıyorsam Fener-Rum Patrikhanesi’nden özel izin almak gerekiyor.

Heybeliada Ruhban Okulu
Heybeliada Ruhban Okulu

Buradan sola dönüp biraz yürüyünce adanın en güzel oteli olan, Merit Halki Palace önünde durup fotoğraf çektim. Kapısında begonvillerin açtığı, pembe-beyaz boyalı otel çok sevimli görünüyordu.

Merit Halki Palace -adanın en sevimli oteli-
Merit Halki Palace -adanın en sevimli oteli-

Sonra, yine aynı cadde üzerinde bulunan İnönü Müze Evi‘ne gittik. İsmet İnönü ve ailesinin oturduğu bu ev restore edilmiş ve müze olarak açılmış. Ortancalarla süslü çok hoş bahçenin ön cephesi de çok güzeldi. İçinde ise aileye ait eşyalar, anılar, belgeler sergileniyordu. Müze her gün 10:00-17:00 arasında ücretsiz olarak gezilebiliyor.

İsmet İnönü Evi
İsmet İnönü Evi

Müzeden çıktıktan sonra Lozan Zaferi Caddesi boyunca sahile doğru yürürken gördüğüm güzel bir sokaktan ve güzel bir evden dönerek ara sokaklarda rastgele dolaşmaya başladık.

Heybeliada'nın eski evleri
Heybeliada’nın eski evleri
Heybeliada'nın eski evleri
Heybeliada’nın eski evleri

Temmuz ayında adanın her yerinde begonviller açmış, öyle güzel görünüyorlar ki tam bir begonvil cenneti…

Heybeliada Begonvilleri
Heybeliada Begonvilleri

Bu şekilde ara sokaklarda dolaşırken kendisi kocaman olan; ama aslında yumurtadan çıkalı bir ay kadar olan martı yavrularıyla karşılaştık. Görüntüleri çok büyük olmasına rağmen daha bebek olduklarından ürkek ürkek etrafta dolanıyorlar. Bazıları annelerini arıyor herhalde bağırıyor, bazıları bir köşeye sinmiş bekliyor. Uçmaya tam hakim de değiller, yerde yürüyorlar. Kırçıllı gri tüyleriyle ebeveynlerinden farklı görünen bu martıları adanın her yerinde (bahar-yaz arası) yerlerde, çatılarda görmek mümkün.

Heybeliada begonvilleri ve yavru martıları
Heybeliada begonvilleri ve yavru martıları
Heybeliada'da martı ve yavrusu
Heybeliada’da martı ve yavrusu

Tekrar sahile dönünce bir şeyler yemek için sahildeki restoranlardan Mavi Restaurant‘a gittik (İDO İskelesinin tam karşısında büstün arkasında). Deniz adaya gittiğimizde balık yemeye hevesli oluyor, onun dışında pek yemiyor. Mavi Restaurant adanın meşhurlarından, mavi ağırlıklı masa örtüleri ve çiçekleriyle hoş bir dekorasyonu var; daha önce de gitmiştik. Bildiğimiz için yine aynı yere gittik.

Mavi Restaurant
Mavi Restaurant
Mavi Restaurant
Mavi Restaurant

Hemen Deniz’e levrek ızgara; kendime de paella benzeri olan midye salma ve domates salatası söylüyorum. Deniz’in balığı da benim yediklerim de çok lezzetliydi.

Mavi Restaurant
Mavi Restaurant

Yan taraftaki, sokağın başındaki Heyamola‘nın görüntüsü de çok hoşuma gitti. Boyanmış ve süslenmiş su kabakları ve yeşil ağırlıklı masa örtüleriyle çok güzeldi. Bir dahaki sefere burayı da denemek gerek diye düşünüyorum.

Heyamola Restaurant
Heyamola Restaurant
Heyamola Restaurant
Heyamola Restaurant

Yemek sonrası sahil boyunca bu sefer sağ tarafa doğru biraz yürüdük.

heybeliada3

Fayton durağının önünden geçtik. Fayton işine bir türlü içim ısınmıyor. Hem seviyorum hem binemiyorum. Ben bebek arabasını yokuşlarda iterken çok yoruluyorum ki çok da ağır değil; iki atın onca ağır arabayla birlikte bir de içine oturan yolcuları taşımalarını gördükçe içim sızlıyor (Vaktiyle eşimin, “bu atlar için yorucu değil, onlar buna uygun vücut yapısında” diyerek ikna etmesiyle faytona binmişliğim vardır; ama mecbur olmadıkça tercih etmiyorum yine de).

Sahilden sonra tekrar çarşıya dönüp pembe binasıyla dikkat çeken kiliseye baktım. Genelde kiliseler ziyarete açıktır; nedense bu kilisenin kapısında “müze değil, ibadet yeridir” yazıyordu. Ve sadece girişteki küçük bir alana giriliyordu. İçerideki salonun tavanında çok güzel bir fresk olduğunu okumuştum; ama göremedim. Dışı pembe boyalı ve saat kuleli Aya Nikola Rum Ortodoks Kilisesi‘nden sonra, hiç beni üzmeden yol arkadaşlığı yapan oğlumu oynaması için lisenin yanındaki parka götürdüm.

Aya Nikola Rum Ortodoks Kilisesi
Aya Nikola Rum Ortodoks Kilisesi

heybeliada7

Deniz’in park keyfinden sonra, gitme vakti geliyor ve hızla iskeleye doğru yürüyoruz. Dönerken Deniz Lisesi’nin bahçesinde o kadar çok martı ve yavrusu gördüm ki vapura yetişme telaşından fotoğraf çekemedim. Okulun tatil olmasından dolayı boş olması ve içeriye kimsenin girememesini fırsat bilen anne martılar yavrularına uçuş eğitimi vermek için bu bahçeyi seçmiş anlaşılan. Çok hoş bir manzaraydı.

Gezi Tarihi: 2 Temmuz 2013

Adalar serisinden Kınalıada için buraya tıkla.

Adalar serisinden Burgazada için buraya tıkla.

Adalar serisinden Büyükada için buraya tıkla.

 

“Begonvil Adası: Heybeliada” üzerine 2 düşünce

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>