Strasburg: Gönlümüzün de Başkenti

Place Kleber’den Strasburg gezimize devam edelim. Öncesi için buraya tıklayabilirsin.

Place Kleber, şehrin kalbi sayılabilecek önemli meydanlardan biri. Noel zamanı buraya dev çam ağacı konuyormuş. Meydanda bir süs havuzu ve bu geniş meydana adını veren Kleber’in bir heykeli yer alıyor (Bu arada Jean Baptise Kleber (1753-1800), bir Fransız generali. Fransız ordusunda önemli görevlerde başarılar sağlıyor. 1800’de Mısır’da Türk ordusuyla savaşırken bir Türk tarafından öldürülüyor).

Meydanın çevresinde ise evler, restoranlar ve Monoprix marketi var. Ayrıca dışarıdan bakıldığında hiç çaktırmasa da içinde üç-beş mağaza olan L’Aubette adında bir alışveriş merkezi var.

L'Aubette

Bu bina 1765-1772 yılları arasında Blondel tarafından yapılmış ve 1918 yılına kadar da konservatuvar ve karakol olarak kullanılmış. Meydanda biraz etrafa bakınıp Rue des Grandes Arcades boyunca yürümeye başlıyoruz. Geniş caddede restoranlar, kafeler, mağazalar sıralanıyor. Bu cadde boyunca yürüyerek tekrar Gutenberg Meydanı’na geliyoruz. Biraz acıktık gibi, ne yesek diye aranırken yine İtalyan mutfağı ve pizza kurtarıcımız oluyor. Dışarıdan güzel görünen L’Orient Express’e giriyoruz (Rue de Gutenberg). Şansa bak, meğer burası bir Türk Restoranıymış. Avrupa’dayken her zaman yaptığımız gibi bir vejetaryen bir de dört peynirli pizza söylüyoruz. Pizza çok güzel; ama Deniz tadına bile bakmıyor, yine süt içiyor. Bu geç öğlen yemeği sonrası artık Petit France (Küçük Fransa)’ya gidebiliriz. Damağımda en son, güzel tat kalsın diye sona bıraktığım yemek gibi burayı da sona bırakmıştım, umarım hayal kırıklığı olmaz. Gutenberg Meydanı’ndan nehre doğru inip ara sokaklardan geçip St.Martin Köprüsü’nden geçerken harika bir manzarayla karşılaşıyoruz. İşte Petit France.

Alsas evlerinin arasında kıvrılan L’İll, evlerden sarkan kırmızı ağırlıklı rengarenk çiçekler… Rue des Moulins boyunca yürüyoruz. Evler diyorum; ama bunların çoğu restoran olmuş, önlerinde küçük küçük masalar…

Yolu takip ederken Pont du Faisan’ı geçer geçmez hemen köprünün iki ucuna zincir takıyorlar, tüm turistlerle birlikte ‘ne oluyor’ diye bakıyoruz. Köprü yukarı doğru açılacak altından tekne geçecek herhalde diye bekliyoruz; ama köprü yukarı değil yana doğru dönüyor, tekne geçince tekrar önceki pozisyona getiriyorlar. Bu arada bu küçük köprünün manzarası da çok güzel. Oğlumla bir hatıra fotoğrafı çektiriyoruz.

Ve Rue du Bain Aux Plantes’e giriyoruz. Hemen sağdaki “Maison des Tanneurs” hem yola hem nehre bakan 1572’de yapılmış, çiçekler içinde çok güzel bir ev. Daha doğrusu önceden tabakhane imiş, 1949’dan beri de bir restoran. Yapılışının 400. yılında (1972) restore edilmiş.

Maison des Tanneurs

Meydanda biraz oyalanıp ara sokaklarda dolaşıp Ponts Couverts (Kapalı Köprüler) tarafına gidiyoruz. Burada, nehrin üstündeki köprüde üç tane kule var. Strasburg’a gelmeden önce internette nehrin üstündeki bu üç kuleyi de gösteren bir fotoğraf görmüştüm. Aklımda bu görüntü, etrafta dolaşıyoruz. O kare, nereden çekilmiş olabilir acaba diye bakınıyorum, ben de aynısını çekmek istiyorum; ama nereden bakarsam bakayım üç kule aynı anda görüntüye girmiyor.

Sonunda anlıyorum ki, o kare, şu an restorasyonda olan Vauban Barajı üzerinden çekilmiş. Şansıma küsüp biraz da Deniz’in gönlünü edelim diye Quai de la Petit France’a doğru yürüyoruz. Burada küçük bir yarımadacık olmuş, iki yanımızdan nehir geçen bir yeşil alan. Deniz’i arabasından çıkarıp biz bir banka oturuyoruz ve çok uzun süre kalkamıyoruz. Çocuk o kadar çok etrafta dolaşmak, yürümek istiyor ki bir saatten fazla oturmak zorunda kalıyoruz. Hava da bir tuhaf. Bir rüzgar esiyor, Deniz’e uzun kollu, kapüşonlu eşofman giydiriyorum, beş dakika sonra bir güneş açıyor, sıcaktan duramıyoruz, her şeyi çıkarıp tişörtle dolaşıyor. Ve bu durum 1,5 saat içinde defalarca oluyor. En sonunda Deniz’i bir şekilde ikna edip otele dönüş yoluna geçiyoruz. Tabi ki yürüyerek… Böylece Grand İle’ın tamamına yakınını bir günde sürekli yürüyerek gezmiş oluyoruz.

Strasburg, Avrupa Birliği’nin modern şehri olmasına rağmen tarihi dokusunu koruyabilen, özellikle bu yönüyle de turist çeken güzel bir şehir. Fransa’nın sınır şehri olduğundan yer yer Almanya havası da hissediliyor. Zaten tarih boyunca defalarca Fransa-Almanya arasında el değiştirmiş bu şehir. Alsace bölgesindeki bu üç günlük geziyle Fransa’nın Paris’ten ibaret olmadığını; kendine özgü kültürü, sıcakkanlı ve güler yüzlü insanlarıyla bu bölgenin de gezi rotalarına katılması gerektiğini düşünüyorum.

Bu günlük saatlerce süren yürüyüşten sonra otele dönüyoruz. Ertesi sabah erken kalkıp oğlumu da alıp otelin yakınındaki -içine girerken tam olarak ne olduğunu bilmediğim- “La Place des Halles” alışveriş merkezini şöyle bir turluyoruz. Kahvaltı için bretzel, kruvasan falan alıp tekrar otele dönüyoruz. Kahvaltı sonrası otelden ayrılıp tren garına gidiyoruz. Bugün hedefimizde Almanya Karlsruhe’ye gitmek var.

Tren garındaki otomatik makinelerde Fransızca dışında bir dil yok; gişe memurlarının önünde sıra var. Makinenin dilini anlamasak da Strasburg’tan Karlsruhe’ye giden trenin kişi başı 50 Euro olduğunu anlayabiliyoruz. Bu kadar kısa bir mesafe için 100 Euro veresimiz hiç yok. Kehl’e geçip oradan gidersek daha uygun olabilir diye düşünüyorum. Hemen garın içindeki turist ofisine gidip soruyoruz, Kehl’e nasıl gideriz diye. Garın karşısındaki 2 numaralı Pont Du Rhin yönüne giden otobüse binip yarım saatlik yolculukla Strasburg’un ve Fransa’nın bittiği son noktaya geliyoruz. Burada, Avrupa Köprüsü‘nden yürüyerek Kehl’e yani Almanya’ya geçiyoruz.

İşte bu kadar kolay. Strasburg ve Kehl arasında Ren Nehri geçiyor ve üzerinde Avrupa Köprüsü var. Köprünün üzerinde çeşitli dillerde yazılmış yazılar var. Bunlardan biri de Orhan Pamuk’un köprüyle ilgili bir paragrafı. Köprüden geçerken ne bir gümrük, ne bir polis… İki ülke arasında geçiş yaptığımızı sadece tabelalardaki değişen dilden anlıyoruz.

Kehl‘e girdikten sonra hemen solda tren istasyonuna gidiyoruz. Küçük istasyonda otomatik makineden bilet alalım; acaba İngilizce seçeneği var mı diye yaklaşıyoruz. Bir de ne görelim bırak İngilizce’yi Türkçe menüsü bile var. Gözünü sevdiğimin Almanya’sı. İki kişi 25 Euro’ya bir gün geçerli Baden-Württemberg biletimizi alıp tren saatine kadar civarda oyalanalım derken hemen yanda bir Türk restoranı görüyoruz. Buna da ayrıca seviniyorum; çünkü üç gündür Fransa’da süt-mama dışında bir şey yemeyen oğlum restoranda gördüğü bulgur pilavı ve ayran sayesinde ilk yemeğini yemiş oluyor.

Bir saate yakın Kehl’de oyalandıktan sonra trene binip Karlsruhe’ye varıyoruz.

 

You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed.You can leave a response, or trackback from your own site.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir