Alışveriş, Sanat, Kültür, Tarih Şehri: Londra II

Londra’da en çok merak ettiğim yerlerinden biri olan Natural History Museum (Doğal Tarih Müzesi) ikinci gün ilk olarak gittiğimiz yerdi. Sürekli seyrettiğim belgesel dizideki Nick Baker çocukluğunun orada geçtiğini söylerdi. Müzedeki hayvanların gerçeklerini bulmak için de dünyayı dolaşırdı. Ben de bu müzeyi merak ediyordum. Otelimize çok yakın olduğundan ve civarı da görmek istediğimizden çok güzel evlere bakarak yürürken karşımıza çıkan bina öyle heybetli öyle güzel ki içeri girmek için kuyrukta beklerken binayı inceleyip ayrıntıları yakalamaya çalışıyoruz. Kurt, köpek, maymun, aslan vb. hayvan heykelleri binanın en üstünde yer alırken, alt bölümlerde kelebek böcek gibi hayvanların kabartma resimleri binayı süslüyor. Pazar günü olduğundan müzeye giriş ücretsiz olsa da içeri girmek için 20 dakika kadar beklememiz gerekiyor. Olsun, sararmış yaprakların ardından bina öyle güzel görünüyor ki farklı yönlerden fotoğrafını çekip binayı incelerken vakit hemen geçiyor.

Doğal Tarih Müzesi

Doğal Tarih Müzesi

Doğal Tarih Müzesi

Doğal Tarih Müzesi

londra21 londra22

Cromwell Caddesi‘ndeki ana girişten nihayet içeri girdiğimizde bizi dev bir dinozor iskeleti karşılıyor. Replika olsa da dikkat çeken iskelet, bu müzede önemli bir dinozor bölümü olduğunun da sinyalini veriyor sanki. Müze, aşağıda fotoğrafı yer alan giriş holü haricinde dört bölümden (Orange Zone, Blue Zone, Green Zone ve Red Zone) oluşuyor. Giriş holünde binanın güzelliğine bir de içeriden hayran olurken mavi bölgede büyük bir alana yayılan dinozor galerisiyle doğal tarih yolculuğumuza başlıyoruz.

londra23 londra24

İçerisi çok kalabalık olduğundan, ufaklığın yemek saati geldiğinden ve biraz da dinozorlar benim ilgimi çekmediğinden ben arkadaşlardan ayrılarak holde annelik vazifemi yerine getiriyorum. Sonra elimizdeki müze haritasına göre ilerliyoruz. Müze öyle büyük ki tüm bölümleri hakkını vererek ve açıklamaları okuyarak gezmek ciddi zaman gerektiriyor ki ben şahsen yazılan her şeyi de anlamıyorum. Bu nedenle bazı yerleri hızla geçip en azından her yere adım atmış olmak istiyorum (Buna rağmen sabah 11.00’de geldiğimiz müzeden saat 15.00’te ancak ayrılabiliyoruz).

Mavi bölgedeki dinozorlar bölümünün karşısında insan biyolojisi, memeliler, balıklar, sürüngenler bölümlerini dolaşıyoruz. Bu bölümlerde içleri doldurulan hayvanlar vitrinlerin içinde sanki canlıymış gibi bize bakıyorlar.

londra25 londra26 londra27

Turuncu bölgede Darwin Centre‘de dev bir koza şeklinde (Cocoon) özel bir bölüm var. Cam asansörle 7. kata çıkılıyor. Buradan eğimli yoldan sergileri gezerek 5. kata geliniyor. Yol boyunca doğanın bilimini araştıran bilim insanlarının yaptıkları çalışmaları anlatan videoların yer aldığı bölümler, büyük duvar görüntüleri vb. (kelebekler, örümcekler…) yer alıyor. Bu bölümde güzel bir uygulama da var. Girişte verilen NaturePlus adı verilen kartlardan alarak gezilen alanlarda istenilen yerde kartı okutarak karta bilgi yükleniyor. Daha sonra internetten müzenin web sitesine giriş yapılarak kartın üstündeki numarayla kayıt olunuyor. Böylece müzedeyken karta yüklenen konularda ayrıntılı bilgiye ulaşılıyor. Yani seçtiğiniz bölümlerdeki bilgileri karta yükleyip daha sonra internetten onları okuyabiliyorsunuz.

Mavi ve turuncu bölgeleri gezdikten sonra tekrar giriş holüne gelip Central Hall Cafe’de çok güzel kurabiye ve keklerle kahvemizi içip biraz dinlendikten sonra, sadece bir bölgedeki tüm odaları gezmek bile bir gün alacağı için artık her yeri göremeyeceğimizi kabullenerek yeşil bölgeye geçiyoruz. Böcekler, kuşlar, ekoloji, primatlar gibi bölümlerin olduğu bu alanı tüm odalara bakmadan hızlıca geçip kırmızı bölgeye varıyoruz. Diğer bölümler hayvanlarla ilgiliyken burası tamamen dünyayla ilgili. Dünyanın oluşumu, depremler, volkanlar, çıkarılan mineraller ve taşlar vb. bölümler var.

Bazı bölümleri göremesek de kalabalık bir pazar gününde, kısıtlı zamanda ve yanımızda 6,5 aylık bebekle yine de iyi gezdiğimizi düşünerek müzeden çıkıyoruz. Metroya binerek Leicester Meydanı’na gidiyoruz. Burada geç bir öğlen yemeği (tabi ki fish&chips) yiyerek biraz dinlendikten sonra hava kararırken kapanmasına bir saat kala Trafalgar Meydanı‘ndaki ülkenin önemli müzelerinden biri olan Ulusal Müze‘ye giriyoruz. Girişi ücretsiz olan National Museum, 13. yy. sonrası 2000’den fazla eserle ciddi bir resim koleksiyonuna sahip. Sadece bir saatimiz olduğundan bütün odaları gezemesek de en azından tanıdığımız ressamların eserlerinin olduğu odaları geziyoruz.

londra28

National Müze

londra29

Pek çok resme hayran kalarak müze kapanışında bir gözümüz arkada dışarı çıkınca meşhur Trafalgar Meydanı‘nı bu kez de akşam karanlığında görüyoruz. Nehir kenarındaki Big Ben Çanı ışıklandırılmış, meydandaki aslan heykellerinin ardında çok güzel görünse de gözümüze, bu güzelliği ne yazık ki fotoğraf makinesine yansıtamıyorum. Biz de çana doğru yürüyüp Thames Nehri kenarında uzun uzun yürüyüş yapıyoruz.

Trafalgar Meydanı

Trafalgar Meydanı

Trafalgar Meydanı

Trafalgar Meydanı

Londra’daki üçüncü günümüzde metroya binerek Thames Nehri kıyısındaki, UNESCO Dünya Mirasları Listesi’nde yer alan Tower of London’a (Londra Kulesi) gidiyoruz. Yaklaşık 900 yıllık şehrin önemli tarihi noktalarından biri. Oraya gidene kadar farkında değildik; ama oldukça büyük, gezmesi saatler sürecek bir yapıymış. Fazla vaktimiz olmadığından bizim hedefimiz orayı dışarıdan görüp British Museum‘a gitmek olduğu için ayrıca giriş ücretini de (18.70 GBP) yüksek bulduğumuzdan etrafında dolaşıp fotoğraf çekiyoruz (Sonradan kaleyle ilgili broşürleri inceleyince keşke burayı gezseydik diye düşündük; belki bir dahaki sefere!). Bu kalenin içinde kalan Green Tower (Yeşil Kule), Anne Boleyn’in korkunç sonunu (kocasının emriyle baltayla öldürülmesi) yaşadığı yer. Tudors dizisinden hatırlayacağımız Anne Boleyn, Tudor Kralı 8. Henry’nin ikinci eşi. Bu nedenle civardaki hediyelik eşya dükkanlarında 8.Henry ve evlendiği altı kadının yer aldığı kupa, tepsi, bardak vs. eşyalar satılıyor. Tarih boyunca hapishane ve cephanelik olarak kullanılan bu kalede kraliyet mücevherleri de saklanıyormuş. İşkence ve ölüm yeri olarak bilinen korkunç ününe rağmen bu kale duvarlarının arasında kraliyet sarayının tarihini keşfedebilir, paha biçilemez saray mücevherlerini görebilir ve Yeoman warders (kule muhafızlarının) turuna katılabilirmişiz.

Tower of London

Tower of London

Tower of London

Tower of London

Arka planda görünen Londra’nın simgesi olan ve Londra deyince akla ilk gelen görüntülerden biri olan köprüyü görüyoruz (Tower Bridge). 19. yy. sonunda sekiz yılda yapılan bu köprü 42 metre yüksekliğinde, Victoria döneminin süslü yapılarından biri. Arabaların geçtiği yerde yaya yolu olduğu gibi iki kuleyi birbirine bağlayan platformda da yürüme ve şehre tepeden bakma imkanı var. Köprünün tarihini anlatan fotoğraf sergisi ve makine dairesi de gezilebilir. Köprünün ve güzel kulelerinin çeşitli açılardan fotoğrafını çektikten sonra karşıya geçip zaman kaybetmemek için taksiye binerek Tate Modern‘e ulaşıyoruz. (Bu arada, bebek arabasını katlamadan, içindekileri boşaltıp çocuğu çıkarmaya gerek olmadan binilebildiği için Londra taksilerine bayıldım. İçinde çocuk olduğu halde bebek arası olduğu gibi taksinin içine sığıyor; çünkü arabanın bagaj bölümü yok, onun yerine koltukların olduğu yer oldukça geniş. Üç kişi normal koltuğa, bir kişi de katlamalı koltuğa ters olarak oturarak dört kişi rahatlıkla binebiliyor. Yolcu bölümüyle şoför arasında da bölme var, mikrofon aracılığıyla konuşuluyor. Aman sakın ön tarafa şoförün yanına oturmaya kalkmayın. Ön kapıyı açmak demek şoföre direk saldırı gibi algılanıyor. İlk gece otele gitmek için bindiğimiz taksi şoförü ön kapıyı açınca “n’apıyorsun” diye panik bir şekilde kapıyı kapatarak bağırmıştı.

Tower Bridge

Tower Bridge

Tower Bridge

Tower Bridge

Tate Modern adından da anlaşılabildiği üzere modern sanat eserlerinin olduğu geçici ve daimi sergilerden oluşuyor. Sanırım geçici sergiler ücretli; ama 3. ve 5. kattaki sergilerin olduğu bölümler ücretsizdi. Bir an önce British Museum’a gitmek istediğimizden hızlıca gezip ve ayrıca modern sanatlar o kadar da ilgimizi çekmediğinden hemen çıkıp ilk metroyla Totenham Court Road‘a gidiyoruz. Burada yine lokal bir restoranda bizim için de gelenekselleşen fish&chips yiyerek nihayet asıl hedefe varıyoruz.

Ve yine devasa, asla birkaç saatte gezilemeyecek bir müzeyle karşı karşıyayız. British Museum (İngiltere Müzesi) dünyanın en bilinen ve en önemli müzelerinden biri. Müzenin ilk açılışı 1753 yılında, sanat koleksiyoncusu Hans Sloane‘nin kendine ait eserlerinin sergilenmesiyle başlamış. Satın alınan ve hediye edilen eserlerle gittikçe büyümüş ve içinde bulunduğu binaya sığmayınca şimdiki neoklasik binanın 1840’larda inşasından sonra taşınmış. Adı British olsa da müze, dünyanın pek çok yerinden getirilen yedi milyondan fazla eserin sergilendiği çok büyük bir koleksiyona sahip. Bunların içinde ülkemiz topraklarında kalan eski medeniyetlere ait eserleri de görmek mümkün. Bunlardan bana göre en dikkat çekeni Nereid Anıtı. Bu anıt, Likya uygarlığının başkenti olan ve ülkemizde UNESCO Dünya Mirasları Listesinde yer alan Xanthos‘ta bulunan en geniş ve en iyi durumdaki, bilinen ilk tapınak mezarı içeriyor. Milattan önce 390’lı yıllarda yapılmış. Tapınak mezarların en büyüğü de antik dünyanın yedi harikasından biri olan Halikarnos Mozeleum‘u ki bu da bu müzede yer alıyor. Daha doğrusu içinde kalan birkaç heykel…

British Museum

British Museum

British Museum

British Museum

Giriş holündeki bu kadar sanat eseri 6,5 aylık oğlumuza fazla geliyor; acıktığı ve uykusu geldiği için söylenmeye başlayınca önce onunla ilgilenip karnını doyurup uyuttuktan sonra üst holleri gezmeye başlıyoruz. Elimizdeki müze haritasında geçmişten günümüze 100 eser başlıklı bir bölüm var. 100 eser seçmişler, bulundukları katları ve odaları işaretlemişler. Her biri farklı katta ve odada olduğundan hepsini görmek mümkün değildi bizim için. İçlerinden bazılarını seçip onları görmeyi tercih ettik. Bunlardan biri Kanuni Sultan Süleyman’ın tuğrasının resmedilmiş haliydi. Müzede Mısır uygarlıklarına ait mumyalar, Çin porselen koleksiyonları, İslam sanatı eserleri, Budist tapınağı rölyefleri gibi pek çok eser yer alıyor.

londra38 londra39

Müzenin kapanışına kadar içeride kaldıktan sonra çıktığımızda hava kararmıştı ve ben ilk geldiğimiz sırada müzenin fotoğrafını çekmediğimi fark ettim. Böylece müzenin dış görüntüsü akşam karanlığına kaldı. Müzeden sonra metro durağına yürüyüp artık başka bir şey yapacak halimiz kalmadığından otelin yolunu tuttuk.

londra40 londra41

Londra yazısının devamını okumak için tıkla.

Yazı ve fotoğraflar: Derya Çölaşan
Gezi Tarihi: 13-16 Kasım 2010

You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed.You can leave a response, or trackback from your own site.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir