Alışveriş, Sanat, Kültür, Tarih Şehri: Londra I

İki bin yıllık tarihiyle, her köşesinde o tarihi hissettiren binalarıyla, şehrin içindeki kraliyet parklarıyla, dünyanın en önemli sanat eserlerine ev sahipliği yapan, gecesi gündüzü capcanlı, her milletten insanın yaşadığı, çok kültürlü aynı zamanda çok modern bir alışveriş şehri olan Londra, dünyanın en çok ziyaret edilen ikinci şehri. Bu kadar turistik bir şehir olmasına rağmen en azından biz Türkler için önce vize almak sonra da ülkeye giriş yapmak pek de kolay değil. Dört saatlik gece yolculuğundan sonra havaalanındaki uzun kuyruk ve sınır polisinin niye geldiniz, burada ne yapacaksınız, nerede kalacaksınız, ne iş yapıyorsunuz vs. sorularını da atlatarak nihayet İngiltere’ye giriş yapıyoruz. Bulunduğumuz Stansted Havaalanı‘ndan ilk otobüse atlayarak yaklaşık bir saatlik yolculukla Victoria İstasyonu’na, oradan da taksiyle otele gidiyoruz. Uzun ve yorucu olacak bir güne hazırlanmak için 4-5 saat uyuyoruz. Kahvaltının ardından otelimize en yakın olan Gloucester Road metrosuna kendimizi atarak ilk olarak Westminster‘a gidiyoruz.

Thames Nehri‘nin kıyısındaki metrodan çıkar çıkmaz Parlamento Binaları ve Big Ben Çanı bir anda tüm görkemiyle karşımıza çıkıyor. Oldukça geniş ve sivri tepeleri olan Parlamento Binaları 1512 yılından beri Lordlar ve Avam Kamarası bölümlerine ev sahipliği yapıyormuş. Sadece yaz aylarında gezilebilen binayı dışarıdan görmekle yetinip fotoğrafını bir kareye sığdırmaya çalışıyorum. Hemen yanındaki kule ise 106 metre yüksekliğiyle Londra’nın simgesi haline gelmiş. Dört cephesinde de saat olan bu kule devasa bir çana (Big Ben) sahip. Nehrin karşı kıyısında ise “London Eye” dikkat çekiyor. Bildiğimiz dönme dolabın daha güzeli olan, her biri 25 kişi alan kapsüller yavaşça dönerek tüm Londra’ya tepeden bakma imkanı sağlıyormuş; ama biz denemedik.

Parlamento ve Big Ben

Parlamento ve Big Ben

London Eye

London Eye

Westminster Köprüsü’nün üstünde pek çok turistle birlikte biraz daha etrafa baktıktan sonra Westminster Manastırı’nı uzaktan görüp St. James Parkı yönünde yürüyoruz. Parkın kenarında yürürken sincaplar neredeyse yolumuzu kesiyor. Kedi gibi etrafta dolaşan insanların verdiği yiyecekleri yiyen sincaplar çok sevimliler. Parkta sadece sincaplar değil, kazlar ördekler de geziniyor. Atlı polisler, sararmış yapraklar, etrafta gezinen hayvanlarla bu parkı gezmesi gerçekten çok keyifli. Parkın içindeki göl de ayrı güzellikte…

St. James Parkı

St. James Parkı

St. James Parkı

St. James Parkı

Parkın içinde yürürken uzaktan gelen sesler Buckingham Sarayı‘ndaki muhafızların nöbet değişim töreni saati (11.30) geldiğini hatırlatınca koşar adım ilerliyoruz. Zaten kalabalık ister istemez bizi oraya götürüyor. Caddede polisler trafiği kesmiş, büyük bir kalabalık yolun kenarına dizilmiş. Biz aslında sarayın hemen yanına gitmek istiyorduk; ama değişim törenine on dakika kala bunu yapmak mümkün değil. Bir saat kadar önceden yer kapmak gerekiyormuş. Biz de kenarda bekliyoruz, bu kadar insan burada durduğuna göre herhalde vardır bir bildikleri deyip olduğumuz yerde bekliyoruz. Derken durduğumuz noktaya göre sol taraftan askerler bando eşliğinde geliyorlar, sarayın bahçesine girip oradaki muhafızlarla yer değiştiriyorlar. Bu değişim töreni asıl amacını aşıp turistik bir faaliyet olmuş sanki (yağmurlu günlerde yapılmıyormuş).

londra5

londra6

Sarayın tarihine bakarsak 1705 yılında Buckingham Dükü için malikane olarak yapılan bina, 1800’lü yıllarda saraya dönüştürülmüş. 108 metre uzunluğundaki Buckingham Sarayı, ilk olarak 1837’de Kraliçe Victoria’nın yaşamasıyla monarşinin yönetim merkezi olmuş (Sarayın önündeki meydanda da Victoria’nın anıtı yer alıyor). Günümüzde de kraliçenin evi ve çalışma ofisi olarak kullanılıyor.  Sadece yaz aylarında ziyarete açık olan saraydaki bayrağın göndere çekilmiş olmasından kraliçenin o anda sarayda olduğunu da anlıyoruz. Kraliçe demişken kendisi (Her Majesty The Queen) 84 yaşında, İngiltere ve ona bağlı toplulukların devlet başkanı olarak hala çalışıyor(!) Resmi olarak ülkenin başında bulunsa da aslında devleti yönetmiyor. Seremonilere, resepsiyonlara katılıyor, ülke içinde ve dışında ziyaretlerde bulunuyormuş.

Değişim töreni sonrası sarayın önünden ayrılıp bu sefer de parkın diğer yanından yürüyerek Trafalgar Meydanı‘na doğru gidiyoruz. Bu meydan, herkesin en az bir kez uğradığı şehrin en turistik yerlerinden biri. Arka planda Ulusal Galeri, ön planda Nelson Sütunu, etrafındaki aslan heykelleri ve fıskiyeleriyle dikkat çeken meydan hem gündüzleri hem de geceleri oldukça kalabalık. 1805 yılında İngilizlerle Fransızlar arasındaki Trafalgar Savaşı’nda ölen İngiliz denizci Nelson anısına 1843 yılında yaptırılan Nelson Sütunu’na sonradan nöbetçi olarak dört tane aslan heykeli eklenmiş. Biz de hem biraz yorulduğumuz hem de bizim ufaklık acıktığı için meydanın karşısındaki kafelerden birine oturup önce ufaklığı doyurup sonra da meydana karşı bir kahve içiyoruz.

Trafalgar Meydanı

Trafalgar Meydanı

Trafalgar Meydanı

Trafalgar Meydanı

Kısa bir molanın ardından yürüyüşümüze devam ederken, yolumuz Regent Sokağı‘ndan geçiyor. Burası şehrin alışveriş sokaklarından biri. Alışveriş yapmak bizim ilgimizi çekmediği için bu sokakta bulunan British&London Visitor Center’da (ziyaretçi merkezi) vakit geçiyoruz. Özellikle üst katında ülkenin pek çok farklı yeriyle ilgili ücretsiz broşürlerden bizi ilgilendirenleri alıp akşama çalışmak üzere çantamızı atıyoruz. Buradan yine önemli bir meydan olan Piccadilly Circus‘a varıyoruz. Meydandaki Eros heykeli etrafında fotoğraf çektirenlerin kalabalığı ve çevredeki renkli dijital reklamlarıyla dikkat çekiyor. Meydandaki binaların güzelliğini de kaçırmamak gerek.

Piccadilly Circus

Piccadilly Circus

Piccadilly Circus

Piccadilly Circus

Piccadilly Circus

Piccadilly Circus

Piccadilly Circus

Piccadilly Circus

Coventry Caddesi‘nden devam ederek Leicester Meydanı‘na oradan da asıl hedefimiz olan Covent Garden‘a ilerliyoruz. Burası da yine önemli meydanlardan biri. Geniş alanda sokak performansı sergileyenleri biraz izleyip Covent Garden Market Hall’un kalabalığına dalıyoruz. Üç kata yayılmış olan binanın Apple Market bölümü yaklaşan Christmas nedeniyle süslenmiş ve sağlı sollu küçük tezgahlarda satılan hediyelik eşyacılarla dolu.

Covent Garden Market Hall

Covent Garden Market Hall

Londra Pub'ı

Londra Pub’ı

Kalabalığı aşıp meydanın diğer yönüne geçip yemek yiyecek bir yer aramaya başlıyoruz. Cumartesi akşamüstü olmasından dolayı çevredeki bütün restoranlar tıklım tıklım dolu. Bir tane boş yer buluyoruz orası da pub türü olduğundan bebekli olduğumuz için bizi almıyor. En sonunda bir yer bulup İngiltere’nin en meşhur yemeklerinden olan ve önümüzdeki dört gün boyunca da her gün yediğimiz fish&chips sipariş veriyoruz. Güzel bir yemek sonrası dışarı çıktığımızda hava kararmak üzereyken Oxford Caddesi‘ne doğru yürüyoruz. Çok uzun, her iki yönde de pek çok ünlü mağazanın yer aldığı şehrin en meşhur alışveriş caddesi Christmas nedeniyle ışıklandırılmış. İki katlı, meşhur kırmızı Londra otobüslerinin ve siyah taksilerin trafikte ilerlediği yolda biz de kaldırımda kalabalıktan dolayı bebek arabasıyla yürümekte zorlanıyoruz. Tüm cadde boyunca süren uzun ve zorlu bir yürüyüşün ardından en yakın metro istasyonuna kendimizi atıyoruz. Bu kalabalıktan uzaklaşıp biraz rahatlayalım ve akşam yemeği yiyelim diye High Street Kensington istasyonunda iniyoruz. Buradan otelin olduğu yere doğru (Gloucester Road) yürüyüp hem etrafı görelim hem de nerede yiyelim diye bakınmaya başlıyoruz. Bu bölgede tam bir alışveriş yeriymiş. Oxford Caddesi’nin yorucu kalabalığı yerine çok daha sakin, üstelik aynı mağazalar burada da var. Biz de yine geleneksel İngiliz restoranlarından birinde oturup bir şeyler yedikten sonra otelimize dönüyoruz.

Oxford Caddesi

Oxford Caddesi

londra16londra17londra18

Londra yazısının devamını okumak için tıkla.

Yazı ve fotoğraflar: Derya Çölaşan
Gezi Tarihi: 13-16 Kasım 2010

You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed.You can leave a response, or trackback from your own site.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir