İstanbul’da Mimar Sinan Eserlerinin Peşinde… Vol.2

SÜLEYMANİYE’DE PAZAR SABAHI

Rüstem Paşa Camisi’nden sonra buraya çok yakın olan ve Sinan’ın “kalfalık eserim” olarak nitelediği Süleymaniye’ye gidiyoruz. Semte de adını veren İstanbul’un yedi tepesinden birinde bulunan Süleymaniye Cami, üç yıldır restorasyondaydı ve 2010 yılında ziyarete açıldı -tam olarak da bitmiş değil-. Şehrin pek çok yerinden görülebilen ve şehrin siluetinde önemli bir yere sahip olan, konum olarak İstanbul Üniversitesi ve İstanbul Müftülüğü arasında bulunan devasa külliye gerçekten görülmeye değer.

1550-1557 yılları arasında dönemin şartlarında çok çabuk olarak yapılan -farklı zaman ve dönemlerde 4 milyon işçinin çalıştığı söyleniyormuş- külliye için inanılmaz paralar harcanmış. Sultan Süleyman, gücünü ispat etmek istercesine hiçbir masraftan kaçınmayarak tüm yetkiyi Sinan’a vermiş; o da bütün mimari dehasını, sanatını koymuş ortaya. Sinan’ın “kalfalık eserim” demesi mütevaziliğinden olsa gerek, zira cami, mimari olarak mükemmel olduğu gibi mühendislik olarak da ders niteliğinde. Yapımının üzerinden dört yüz elli yılın üzerinde zaman geçse de depremlerden hiç hasar görmemiş. Üstelik bulunduğu yer bir tepelik olduğundan düzleştirmek için de büyük bir hafriyat çalışması yapılmış zamanında. Camiyle birlikte medrese, kütüphane, hastane, hamam, aşevi ve dükkanlardan oluşan dev külliye 70 dönüm arazi üzerine kurulmuş. Ve Sinan bütün bunları yapmaya başladığında 60 yaşındaymış.

Dış avlunun on bir kapısından birinden içeri giriyoruz. Hemen sağda Sultan Süleyman’ın (ve tabi Hürrem Sultan’ın) türbesi de bulunuyor; ancak tadilata gireceği için ziyarete açık değildi. Her ikisi de sekizgen planlı ve kubbeli.

Oldukça geniş olan dış avluda biraz gezindikten sonra iç avluya açılan üç kapıdan birinden giriyoruz. İç avlu da hatırı sayılır bir büyüklükte. Tam ortada Kabe görünümlü bir su terazisi bulunuyor.

İç avlunun dört köşesinde birer minare bulunuyor. Ana binaya bitişik olan iki tanesi üçer şerefeli ve 76 metre uzunluğunda; diğer köşelerdekiler ise ikişer şerefeli ve 56 metre uzunluğunda. Karşıdan bakıldığında farklı boydaki minareler ve devasa kubbe muhteşem görünmekte.

Minare sayısının dört olması, İstanbul’un alınmasından sonra (1453) Sultan Süleyman’ın 4. padişah olduğunu; on şerefe ise Osmanlı İmparatorluğu’nun 10. padişahı olduğunu simgeliyormuş. Bununla birlikte dört minarenin dört halifeye; on şerefenin de Cennet’e gidecekleri Hz. Muhammed tarafından kendilerine bildirilen on İslam büyüğüne “remz ve işaret” olduğuna dair kaynaklar da varmış.

İç avluya açılan üç kapıdan biri olan “cümle kapısı” tam Caminin giriş kapısına bakıyor ve diğerlerine göre daha görkemli. Ahşap oyma kapının üstünde mermer işçiliği de çok güzel.

Nihayet kapının önünde ayakkabılarımızı çıkarıp caminin içine giriyoruz. İçeri girer girmez devasa genişlikte, çok etkileyici bir görüntüyle karşılaşıyoruz. Tavandan aşağı sarkan dev avize, camların üzerindeki vitray işlemeler, duvar ve kubbe kalemişi süslemeleriyle hem sade hem görkemli.

Ayasofya’dan sonra İstanbul’un en geniş ikinci kubbesi 26,30 m. çapında. Ziyaretçilerin paravanın önüne geçmesi yasak olduğundan minber ve mihrap kısımlarını yakından göremiyoruz.

Bu kadar eseri yapan Sinan’ın türbesini görmek için (onu da kendisi yapmış) caminin cümle kapısına bakan dış avlu kapısından geçip sağa dönüyoruz. Sol tarafta hala restorasyonu devam eden yapılar (tabhane-misafirhane) var. Tam karşıda ise müftülük. Sinan’ın türbesi bunca görkemli eserlerinin yanında oldukça mütevazı. Yanında küçük bir de çeşmesi var.

Tekrar geri dönerken sağ tarafta önce imaret (aş evi) olarak yapılan sonradan ziyafet salonu olarak kullanılan şimdilerde ise restoran olan Darüzziyafe bulunuyor.

Caminin dış avlusunun karşısında meşhur Süleymaniye kuru fasulyecileri var. Hala sabah saatleri olduğundan başka sefere deyip fasulye yemeden devam ediyoruz. Aralarda dükkanlar sıralanıyor, üst katları ise medreseler…

Ara sokağa girince Süleymaniye Kütüphanesi de var.

Caminin karşısında sağ taraftaki etkileyici kapı ise İstanbul Üniversitesi’nin kapılarından biri; ama sanırım kullanılmıyor.

Bu kapının önünden yokuş aşağı inerken sol tarafta ara sokaktaki eski bina dikkatimi çekiyor. O tarafa doğru gidince bugünkü geziyle tam da uyumlu olan başka bir Sinan eseriyle karşılaşıyorum. Meğer külliyenin bir parçası olan Süleymaniye Hamamı imiş. Ziyaret amaçlı içine girilmiyor, sadece 35 Euro vererek hamamı kullanmak isteyenler görebiliyormuş.

Böylece cami ortada olmak üzere, U şeklinde yerleştirilmiş külliyenin tüm parçalarını görmüş oluyoruz. Tabi merkezdeki cami hem dışarıdan hem de içeriden görüntüsüyle hepsinin üstünde bir güzellikte.

Başlık yazısını Yahya Kemal Beyatlı’nın meşhur şiirine gönderme yaparak attığım için o şiirden bir bölüm de yazmalıyım:

…Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allah’ına bir böyle yapı.
En güzel mabedi olsun diye en son dinin
Budur öz şekli hayal ettiği mimarının.
Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul’un ufkunda bu kutsi tepeyi;
Taşımış harcını gazileri, serdarıyla,
Taşı yenmiş nice bin işçisi, mimarıyla.
Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
Uhrevi bir kapı açmış buradan gökyüzüne,
Taa ki geçsin ezeli rahmete ruh orduları…
Bir neferdir bu zafer mabedinin mimari.

Ulu mabedde karıştım vatanın birliğine.
Çok şükür Tanrıya, gördüm, bu saatlerde yine
Yaşayanlarla beraber bulunan ervahı.
Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.

Diğer Mimar Sinan eserleri yazılarım için tıklayın:

Rüstem Paşa Camisi / Şehzade Cami / Selimiye Cami

You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed.You can leave a response, or trackback from your own site.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir