Kalbimi Bıraktığım Portofino

Bir şarkının meşhur ettiği, o şarkıyı duyanın merak edip görmek istediği, adı aşkla, romantizmle anılan küçük İtalyan şehri Portofino… Nerede olduğunu bilmesen bile o meşhur şarkı kulaklarında çınlar: I found my love in Portofino (Aşkımı Portofino’da buldum). 1959 yılında İtalyan şarkıcı Vittorio Paltrinieri bu şarkıyı söylediğinde şarkı o kadar beğenilir ki tüm dünyada tanınır ve şarkıyı duyanın aklı Portofino’da kalır. Nerededir bu Portofino, nasıl bir yerdir merak ettirir. Şarkının sadece ilk cümlesi İngilizce, gerisi İtalyanca’dır. Sonradan Dalida da söylemiş, onun yorumuyla da (Fransızca da eklemiş şarkıya) çok beğenilmiştir.

Ben de ilk önce bu şarkıyla duymuştum adını, sonra birkaç fotoğrafını görmüştüm yıllar önce. Ne şanslıyım ki bugün Portofino’yu görmeye çok yakınım. İtalya’nın kuzeybatısında, Tigullio Körfezi’nin en ucunda yer alıyor Portofino, zaten adı da bu yüzden Porto-fino yani son liman. Rapallo‘dan Portofino’ya giden gezi teknesi için gidiş-dönüş bilet (10,5 €) alarak yola çıkıyorum. Otobüs-araba yolu da çok güzelmiş; ama ben tıklım tıklım teknede de olsa denizden gitmeyi çok sevdim. Hava o kadar sıcak ki, püfür püfür esen rüzgarla önce Rapallo’yu denizden görmüş oldum sonra da Santa Margherita Ligure‘yi. Sen de görmek istersen buraya bakabilirsin.

Rapallo’dan bindiğim tekne yarım saat sonra Portofino’ya varıyor. İlk durak olan Santa Margherita Ligure‘nin görüntüsünden sonra, zaten çok etkileyici bir manzara bekliyordum ki aynen öyle oldu. Boşuna şarkılara konu olmamış, boşuna bu kadar merak edilmemiş, boşuna bu kadar ilgi görmemiş, boşuna Tigullio’nun incisi olmamış. Limandaki dev, lüks yatların yanında küçük balıkçı tekneleri, rengarenk evleri, yemyeşil dağları, masmavi deniziyle ilk görüşte aşklardan biri Portofino…

Tekneden indikten sonra sahilde biraz dolaşıyorum. Küçük liman boyunca, pastel tonlarda rengarenk evlerin altında restoran ve kafeler sıralanıyor. Ben pek fotoğraflarını çekmedim; ama sahilde öyle büyük ve güzel yatlar demir atmış ki zaten burası İtalya’nın en lüks yerlerinden biri. Elli yıl önce güzel ve küçük bir balıkçı köyüyken şimdi adı lüks ve zenginlikle anılır olmuş. Yine de gerçek kimliğini kaybetmemiş gibi görünüyor. Çok lüks yatlar, lüks oteller, pahalı butikler ve restoranlara sahip olsa da burayı sevimli bir balıkçı köyü yapan bir şeyler var sanki.

Portofino sadece küçük limanla sınırlı değil, limandan yukarıya doğru çıkarken ara sokaklarda da kafe ve restoranlar, çok hoş sanat galerileri, butikler vs. var.

Meydandan yukarı doğru çıkan, en geniş cadde Via Roma, alışveriş için çeşitli dükkanlarla dolu.

Yazın çok kalabalık olduğunu okumuştum bir yerde. Hatta arabayla gelenler için park sorunu vs. çok oluyormuş. Benim geldiğim tekne de tıklım tıklım doluydu; ama o kadar insan nereye gitti bilmiyorum. Meydan hemen hemen boş. Ağustos ayında, tam gün ortasında Portofino sokaklarında aşırı sıcaklarla tek başıma gezerken kendimi daha da yalnız hissettim. O meşhur şarkı benim için biraz değişti: I couldn’t find my love in Portofino… Ne şanslıyım ki bugün Portofino’yu gördüm, ne şanssızım ki Portofino’da tek başımayım.

Marinanın sol tarafına doğru ilerleyince lüks yatların önünden geçip merdivenlerden yukarı çıkmaya başlıyorum. Burası aynı zamanda milli parkın girişi. İçeride birkaç farklı yürüyüş yolu var. Ben kaleye doğru çıkıyorum (Castello Brown).

Yukarıda bir de, limandaki meydanda yokuştan çıkılarak ulaşılan sarı bir kilise var (S. Giorgio); ama oraya çıkmayı düşünmüyorum.

Yürüyüş için güzel bir patika yapılmış. Brunate‘de çıktığım yol gibi değil, çok daha güzel ve kısa. Yol boyunca çok güzel bitki, çiçek kokuları arasında ilerlerken burnuma öyle bir koku geldi ki hemen arkasından yerlerde meyvelerini gördüm: Keçiboynuzu. Normalde pek yediğim/aradığım bir şey değildir; ama kokusu hoşuma gidiyor.

Portofino, hem körfezdeki yunusların çokluğundan hem de şeklinin yunusa benzemesinden dolayı Roma döneminde “Yunus Limanı” olarak bilinirmiş. Şimdi yunus var mı bilmiyorum; ama bir yarımada olan Portofino, burnunu denize doğru uzatmış bir yunus gibi duruyor gerçekten. İşte bu milli park içinde yürüyerek o burnun ucuna gidilebiliyor. Yunus limanı olarak bilindiği halde neden limanda bir gergedan resmi vardı, onu anlamadım.

Portofino’nun, benim gördüğüm yeri sadece liman ve çevresi, biraz da milli parkın içi. Oysa yarımadanın diğer tarafı da var. San Fruttuoso, Punta Chiappa, San Nicola, San Rocco gibi limanları da içine alan bölge Parco di Portofino (Portofino Parkı) olarak geçiyor ve tamamen ağaçlı-çok büyük bir alan. Benim bindiğim turistik tekne Portofino’dan sonra yunusun burnunu geçip diğer tarafa, San Fruttuoso’ya da gidiyordu. İtalya deyince aklımıza gelen klasik turları unutup bu kuzeybatı sahilini boydan boya gezecek bir rota takip etmek bence çok güzel olurdu. Bana burada geçirdiğim zaman çok az geldi.

Yürüyüş yolu çok keyifli, ağaçlardan dolayı deniz tarafı çok net seçilmiyor. Arada boşluklar görünce hemen fotoğraf çekiyorum. Parkın içinde bir adam, bir bankta oturmuş, kitap okuyor. Öyle rahat, öyle zamandan bağımsız, mis kokular ve kuş sesleri arasında Portofino’da kitap okumak; özenmedim desem yalan olur.

Portofino’da yapılacak en güzel şeylerden biri, hiçbir şey yapmamakmış: Denizi gören bir yerde oturmak ve Portofino’yu seyretmek. Ne yazık ki benim o kadar vaktim yok. Bugün bir de Cinque Terre’ye gitmek istediğim için ilk tekneye binerek Portofino’ya veda vaktim geliyor. Kısıtlı zamanda çok yeri görmeye çalışmak bazen üzücü olabiliyor.

 

You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed.You can leave a response, or trackback from your own site.
One Response

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir