Karlsruhe: Güneşe Özenen Şehir

Strasburg’tan yürüyerek Kehl’e (Almanya) geçip oradan da trenle Karlsruhe’ye vardığımızda öğleden sonra olmuştu. Tren istasyonunda inip hemen karşıdaki tramvaya binerek otelin önünde indik.

Karlsruhe Hauptbahnhof

Almanya tarihi çok eskilere dayanan ve hala bu dokuyu koruyan pek çok şehri olan bir ülkeyken biz neden Karlsruhe’ye geldik? Karlsruhe 1715’de kurulmuş, yeni bir şehir, pek turistik bir özelliği de yok. Bizim konaklamak için burayı tercih etmemizin temel sebebi, konumu. Malum çocukla seyahat ettiğimiz için yolculuklarda şehirler arasındaki mesafeyi fazla tutmamaya çalışıyoruz (Gerçi Deniz, tren yolculuklarını çok sevdi; ama biz bunu gitmeden bilmiyorduk). Fransa’dan Almanya’ya geçerken önce hangi şehirden başlayalım diye düşünüyorduk. Harita üstünde inceleme yaparken önce Baden-Baden’i düşünmüştüm; ama oradaki otellerin fiyatları çok yüksekti. Sonra Kalrsruhe’yi düşünmeye başladım; çünkü günübirlik Heidelberg’e gitmek istiyorduk ve bu açıdan da çok uygundu. Üstüne bir de uygun fiyatlı güzel bir otel de bulunca bir gece kalmaya karar verdik. Böylece hem Strasburg’tan geçişimiz hem de Heidelberg’e gitmek kolay olacaktı.

Böylece Karlsruhe’ye geldik, otele yerleşip biraz da dinlendikten sonra artık şehri gezmeye hazırız. Otelin olduğu cadde, Ettlingerstrasse yani Hauptbahnhof denilen merkez tren istasyonundan şehir merkezine giden ana cadde. Kuzey-güney doğrultusunda uzanan uzun bir cadde. Biz de buradan geçen bir tramvaya binerek iki-üç durak sonra indik.

Şehir merkezi, Markplatz civarı. Karnımız acıktığı için önce yemek yiyecek bir yer aramaya başladık. Aradığımız bir Türk restoranı; çünkü Deniz doğru dürüst bir şey yemiyor, en sevdiği şeylerden biri olan lahmacunu görürse yer diye umuyoruz. Böylece Markplatz’tan sola dönerek Kaiserstrasse boyunca yürürken bir restorana giriyoruz (Piro). Almanya’da en küçük şehirlerde bile Türk restoranı bulmak mümkün. Üstelik Almanya şartlarında çok uygun fiyata tıka basa doymak mümkün. Bu restoranları sadece Türkler değil, Almanlar da tercih ediyor. Mesela pide arası döner yapıyorlar. Bizde olan pide dönerler gibi değil, malzeme çok daha zengin ve yoğurtlu bir sos da kullanıyorlar. Biraz Alman tadına uydurulmuş herhalde, soslu ve çok garnitürlü olarak. Pidesi de büyük (orada ekmek diyorlar buna); ama etin, dönerin tadı İstanbul’daki dönerler gibi değil. Aslında lezzetli bir et döner değil, bol soslu ve garnitürlü bir şey oluyor. Almanya’da farklı birkaç şehirde döner yedik, hep aynıydı. 4-5 Euro’ya yanında salatasıyla kocaman bir döner oldukça doyurucu. Biz de kendimize döner, Deniz için de lahmacun söyledik. Gelen lahmacun o kadar büyüktü ki Deniz onu üç gün boyunca yese bitiremezdi. Yemeğe başlarken çok açtık herhalde, bu kadar bahsettiğim yemeğin bir fotoğrafını çekmek aklıma gelmemiş.

Neyse, yemek sonrası aynı cadde üzerinde Kaiserplatz’a kadar gidip oradan da saraya gitmek için Stephanienstrasse boyunca yürüyoruz. Karşımıza önce devlet sanat merkezi çıkıyor (Staatliche Kuntshalle).

Kuntshalle

Yan tarafı ise sarayın bahçesi. Bahçe girişinden yemyeşil alana doğru giriyoruz. Söylenceye göre, Baden Uçbeyi Karl Wilhelm bir av gezisi sırasında ağaç altında uyurken bir rüya görüyor. Merkezde güneş gibi kocaman bir saray ve etrafında güneş ışınları gibi saraya uzanan sokaklar. Yeni bir şehir kurup bu rüyasını gerçekleştirmek istiyor. 1715 yılında sarayın ilk taşını koyarken yeni bir şehrin kuruluşunu da başlatmış oluyor.  Masa üzerinde planları çizilerek tüm yolların bu saraya baktığı şehir planlanıyor. Böylece yapılan bu Barok saray, güneş gibi ortada duruyor ve onun çevresinde güneş ışınları gibi uzanan 32 sokak yapılıyor. Bu haliyle de yeni kurulan şehir, kendisini dostlara ve misafirlere açık, toleranslı ve liberal, duvarsız bir şehir olarak sunmuş oluyor. Kuruluşunda sadece Almanlar değil, farklı milletlerden insanlar da katılmış (Fransa, Polonya, İtalya, İsviçre gibi). Harita üzerinde baktığımda merkezdeki sarayın çevresindeki sokakları sayabiliyorum; ama şehirde gezerken o sokakların her birinden sarayı göremedim; belki de aralarda yapılanlar yüzünden tüm bu 32 sokak, artık sarayı görmüyordur.

Saray ve sarayın bahçesi çok büyük (Schlossgarten). Saray, güneş gibi sarı renkli. Havayı güneşli gören yerel halk kendini yemyeşil çimenlerin üzerine atmış. Bikiniyle güneşlenen bile gördüm. Biz fazla vaktimiz olmadığından yanlarından geçip yürümeye devam ediyoruz.

Sarayın arka cephesinde bir kafe de var. Ön tarafa geçince sarayın, tarih öncesi zamanlardan günümüze bölgesel eserlerin sergilendiği bir müze olarak kullanıldığını görüyoruz (Badische Landesmuseum-Baden Devlet Müzesi); ama kapanmış. Zaten Deniz’le müze gezmek pek kolay olmuyor.

Bir bölümü de Federal Anayasa Mahkemesi olarak kullanılıyormuş. Biz de sarayın bahçesinde dolaşıp ön taraftaki kapısına yürüyoruz. Ön tarafta da gençler çimenlerin üstünde oturuyorlar. Gençler demişken burası bir üniversite şehri. Karlsruhe Teknik Ünversitesi, Almanya’nın en iyi teknik üniversitelerinden biri. Ön girişte şehrin kurucusunun yani Baden’li Uç Beyi Karl Wilhelm’in bir heykeli de var, sarayını arkasına almış duruyor.

Saraydan çıktıktan sonra bu sefer de Kaiserstrasse’nin diğer tarafından Durlacher Tor yönüne doğru gidiyoruz. Bu arada Kaiserstrasse, Baden bölgesinin en uzun yaya yolu. Kafe, restoran, barlarla çevrili alışveriş caddesi. Araba girişi olmadığı için yaya yolu diyorum; ama tramvay vızır vızır. Bernharduskirsche’ye kadar gidip tekrar Markplatz’a dönüyoruz.

Bernharduskirsche

Biraz meydanda oturalım diyoruz, zaten yapacak başka bir şey de kalmadı. Deniz bebek arabasını itip kendi kendine oynarken biz de günlük yaşantılarının içinde gelip geçen Karlsruhelileri izliyoruz. Bugün Avrupa Kupası maçlarının ilki olan Almanya-Portekiz maçı varmış. Akşam saatlerinde tüm gençler sokaklarda ellerinde bayraklar, üzerlerinde siyah-kırmızı-sarı renklerle dolaşmaya başladılar. Civardaki dükkanların çoğu kapandı. Tek tük açık olanlar da maçı izlemek için oturanlarla doldu. Deniz, halinden memnun, arabasıyla oynuyor. Ben de meydanda biraz fotoğraf çekeyim diye yanlarından ayrılıyorum.

Meydanda şehrin ana sembolü olarak tuğladan yapılma piramit şeklinde bir anıt var. Karl Wilhelm’in küllerini içeren taş lahit bu piramidin içinde yer alıyormuş; ama halka açık değil.

Pembe renkli boyasıyla dikkat çeken Rathaus (belediye binası) ve hemen karşısında 1807-1816 yıllarında arasında yapılan bir Evangelist kilisesi var. İkisinin arasında ise Baden Grandükü Ludwig’in bir heykeli.

Meydanda dolanırken, saçına gelin duvağı takmış, elinde sepet olan bir kızı, arkadaşlarıyla birlikte şen şakrak kahkahalarla etrafta dolaşıp insanlarla konuşurken gördüm. Sonra bizim yanımıza gelen bir gençten öğrendiğimize göre haftaya evlenecek olan arkadaşları için ufak tefek şeyler satıp para topluyorlarmış. Hem arkadaşlarına yardım etmek için para kazanıyorlar (gerçi sattıkları şeyler öyle ufak ki herkesten 1 Euro alsalar damlaya damlaya göl olur mu ki?) hem de eğleniyorlar. Bizimle konuşan genç, -gayet güzel İngilizce de konuşuyordu, Fransa’da böylesini bulmak zordu- Türkiye’den geldiğimizi öğrenince çok şaşırdı. “Yani siz şimdi Türkiye’den Karlsruhe’yi gezmeye mi geldiniz?” diye tekrar sordu. “Normalde Karlsruhe’den Türkiye’ye gider herkes, siz tersini yapmışsınız” dedi. Kendisi de Antalya’da gidip çok beğenenlerdenmiş. Çakırkeyf gençle biraz sohbet edip ufak bir çikolata alıp sonra biz de maçı seyretmek için otele doğru yürümeye başlıyoruz. Ettlingerstrasse boyunca yürüyerek otele varıyoruz (maçı Almanya kazandı; ama kupayı kazanamadı).

Ertesi sabah, otelden ayrılıp Hauptbahnhof’a doğru yürüyoruz. Otelin karşısından taa Hauptbahnhof’a kadar uzanan geniş bir alanda kurulu, 1000’den fazla hayvanı barındıran ve Almanya’nın en eski hayvanat bahçelerinden birini görüyoruz. Girişi merkez tren istasyonuna bakıyor.

Biz ise Heidelberg’e gitmek üzere trene biniyoruz.

You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed.You can leave a response, or trackback from your own site.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir