Mihrabat Korusu’ndan İstanbul Seyri…

Kanlıca’nın Güzeli: Üsküdar’dan başlayıp boğaz boyunca birbirinden güzel semtlerden (Kuzguncuk-Beylerbeyi-Çengelköy-Kuleli-Vaniköy-Kandilli-Anadolu Hisarı-Kanlıca-Çubuklu-Paşabahçe) geçerek Beykoz’a giden yol, yer yer tek şeritli olmasından dolayı özellikle güneşli hafta sonları çekilmez hale gelse de yine de keyifli (arabayı kullanan sen değilsen)… Aslında bu yol boyunca her semtte ara sokaklara dalmak istesem de ne yazık ki bu pek mümkün olmuyor. Eşim için rastgele gezmek, bir yerler keşfetmek değil; bir hedef olup oraya ilerlemek, biraz etrafta bakınıp –hemen- eve dönmek ön planda olunca gezgin ruhum acıyor; ama hepten evde kalmaktan iyidir, değil mi? Bu güneşli pazar günü ise aklımdan geçen Mihrabat’a gitmek. Mecburen ben de hedefi koyuyorum.

Kanlıca’ya varır varmaz “Mihrabat Korusu” girişini kaçırmadan -zira daracık, küçücük bir sokak- hemen sağa dönmek gerekiyor. Dar ve dik bir yokuşun sonunda korunun girişine varılıyor. Bahşiş usulü çalışan bir otopark ve park etme konusunda ilgili gençler bulunuyor. Girişin hemen sağında adı da “Mihrabat Korusu” olan bir restoran ve kafe var. Aynı işletme; ama iki bölümden oluşuyor. Hava güneşli olmasına rağmen tepede hafif rüzgar var; ama dışarı bölümde oturacak yer yok. Çok da normal; hava nasıl olursa olsun mükemmel bir boğaz manzarası var. Yeşillikler içindeki korunun ağaçlarının arasından görünen deniz, köprü… İstanbul işte…

Öncelikle bir şeyler yiyelim, sonra dolaşalım –eritelim- diye düşünerek ancak içeride yer bularak oturuyoruz. Menüye bakıp (buradan da bakılabilir) siparişi verdikten tam 30 dakika sonra şef olduğunu düşündüğüm birisine bu durumu hatırlatmamdan 5 dakika sonra yemek geliyor. Porsiyon normal; ama fiyatlar bana yüksek geldi. Yemek fiyatlarının içinde KDV gibi manzara vergisi de var sanırım. Yine de bizim ufaklığın masada oturup bir şeylerle oyalanması, masalar arasında peşinde koşmamam, üstüne bir de benim tabağımdaki bulgur pilavını bile yemesinden dolayı memnunum. Sonrasında yemek üstü çay ve hesap için de bir süre bekledikten sonra bizimkinin de masada oturmak canına tak ettiği sırada restorandan çıkıyoruz. Özlediği yürüyüşe kavuşması için koru kısmına doğru gidiyoruz.

Fıstıklı yokuşundan Körfez’e inen alanda I.Mahmut (1696-1724) zamanında kurulmuş Mihrabat Korusu. İçinde vaktiyle bir de kasr varmış; ama yeniçeri isyanı sırasında (1826) yakılmış. Korunun girişinden yokuş aşağı doğru parke taşlı yürüyüş alanları var. Bu alanda sağ taraf boğaza baktığı için ara ara manzara seyir terasları yer alıyor; İstanbul fonlu fotoğraf çektirmek isteyenlere…

Fotoğraflardaki ters ışıktan görüldüğü üzere güneş karşı tarafta batmak üzere, bu da demektir ki akşam saatleri boğaza doğru fotoğraf çekmek pek mümkün değil, en azından benim makinemle.

Ben fotoğraf çekerken Deniz halinden memnun, parke taşlarda aşağı yukarı koşturuyor, babası da arkasından… (ortadan ayrılmış saçlarını yerim ben onun:))

Koruda eskiden güzelce piknik yapılabilen ahşap masalar vardı, onlar yok mu artık diye aranırken otoparkın karşısındaki merdivenlerden çıkınca sağ tarafta pek derme çatma duran, işlevini kaybetmiş gibi, sanki üst üste yığılmış masaları gördüm; oradaydı. Ve ne yazık ki bu güzel manzaranın tadını çıkarmaya gelip de manzaranın amiyane tabirle içine etmiş insanlar vardı. Çekirdek kabuğu dağı, çoğu içilmiş kola şişesi, cips paketleri vs. bilumum yiyecek-içecek artığı hemen 5 metre ötede çöp konteynırı olmasına rağmen yerlerdeydi. Gördüğümüz her bir metrekarelik yerde bile piknik yapacak kapasitede insanlar olmamıza rağmen piknikten ve çevreye saygılı olmaktan bir o kadar da uzağız aslında. Biz derken kendimi bunu yapanlarla aynı kategoriye -insan- koymaktan bile rahatsızım.

Eşim merdivenleri çıkmaya üşendiği için ben oğlumla çıkarken yanıma fotoğraf makinesi almamış olduğumdan görüntüleyemesem de -yerlere bakmadan- karşıya baktığımda gördüğüm görüntü çok güzeldi. Üst üste “neredesiniz” telefonları gelince tekrar aşağıya inip restoranın altındaki yürüyüş alanında da biraz dolaştıktan sonra güneş batmak üzereyken dar ve dik yokuştan bu sefer aşağı inerek önce Kanlıca ardından da trafiğe girmeden Kavacık yoluna çıkarak eve dönüyoruz.

Kanlıca’da Mihrabat Korusu’nun güzel manzarası şairlere konu olmaz mı, olur elbet. Bitiriş satırları Özdemir Asaf’tan geliyor:

Şu anda İstanbul’da olmak isterdim.
Mihrabat Korusu’nun dar yollarında seninle
Yan yana, yana yana yürümek…
Bir de martıların kanatlarından seyretmek İstanbul’u.

You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed.You can leave a response, or trackback from your own site.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir