Milan-Navigli’de Bir Akşamüstü

Bütün gün Milan sokaklarında dolaştıktan sonra nihayet bir metroya binip Navigli’ye gittim. Bugün Milan’daki ilk günüm olmasına rağmen giydiğim kapalı ayakkabı aşırı sıcaktan dolayı çok eziyet ediyor, neredeyse yürüyemez durumdayım; ama daha gün bitmedi!

Navigli; Milan merkezin güneybatısında yer alıyor, bölgeye gitmek için en iyisi metroya binmek. Ayağım bu kadar zorlamasa ben buraya da yürürdüm; ama ekstra acıya gerek yok deyip en son bulunduğum Duomo Meydanı’ndan önce kırmızı hatla (M1) Cadorna’ya gidip oradan yeşil hatta (M2) geçip Porta Genova‘da indim. Elimdeki haritamdan -ki kendisini Milano Centrale’den (Merkez Tren İstasyonu) en sinir olduğum, tamamen camdan yapılma, içerideki görevliyle mikrofon aracılığıyla konuşulan ‘turist information’dan almıştım- bakarak Ripa di Porta Ticinese‘ye yürüdüm. Ara sokaktan bu caddeye girdiğim noktada bir taş köprü ve kanalla karşılaştım. Zaten ‘navigli’ de İtalyanca ‘kanallar’ demek (bu arada ‘navilyi’ okunuyor).  Evet, burası Milan’ın kanallar bölgesi, yani en romantik yeri. Su varsa, köprü varsa, romantik işte.

‘Navigli’ye akşam gidilir’ diye okumuştum bir yerde; çünkü kanal boyunca sıralanan güzel restoran ve kafeler akşamları hareketli oluyormuş. Ayrıca romantik ya, en güzeli güneş batmak üzereyken… Suya, renkli-eski evlere tatlı bir kırmızılık yayılmışken… Ben öyle yaptım. Tek başıma olduğum için her ne kadar romantizm peşinde değilsem de yine de bu halini görmek çok güzeldi; ama daha yeni yeni kalabalıklaşıyordu sokaklar, restoranlar…

İlk yaptığım taş köprünün üstüne çıkıp her iki tarafa da bakmak oldu. Köprünün kenarlarında ise asma kilitler gördüm. Ahh bu romantizm yine karşıma çıktı! Bunlardan daha önce Floransa’da da görmüştüm. Sevgililer buraya gelip aşklarını kilitleyip sonsuz aşk dileyerek anahtarı da suya atıyorlar. Baksanıza, kırmızı-üzeri kalpli kilit bile varmış bu iş için. Olmasa da kalemle kalp çizenler de var. Bu romantizm bana uymadı, ben yoluma devam edeyim.

Köprüden karşıya geçip yol boyunca yürüdüm. Taa uzakta görünen ağaçlara kadar. Oradan sağa dönünce yine kanal devam ediyor. Orada bir yüzen restoran vardı.

Ben geri dönüp köşedeki dondurmacıya girdim (Rinomata Gelateria-Ünlü Dondurma). Burası şehrin en iyi dondurmacısıymış. Her gün kırka yakın çeşitte doğal malzemelerden yapılan dondurmalarıyla meşhur dükkana girdim; ama benim hiç sevmediğim bir dondurma sunumuyla karşılaştım. Ben dondurmayı görmek ve üzerindeki neli olduğunu gösteren yazıyı okumak istiyorum. Oysa bu dükkanda dondurmalar eski usul kapaklı kaplardaydı. Duvarlar ise tavana kadar cam dolaplı ve tamamen külah doluydu -bu kötü bir şey değil- Dondurma dışında waffle, krep vs. de yapıyorlar. Tepedeki İtalyanca yazıdan hangi çeşitler olduğuna bakıp üç çeşit (3 €) seçtim ve kanalın kenarında oturup afiyetle yedim.

İtalya’da dondurma yiyecekseniz “Gelato Artigianale” yazanı tercih edin; çünkü onlar geleneksel yöntemle, özgün ve yüksek kaliteli dondurma yapıyorlar demektir. Yapay aroma olmadan doğal malzemelerle, taze olarak olarak üretilen dondurmada süt oranı yüksek, yağ ve hava ise daha az oluyor. Yapımında malzemelerin birleştirilmesinden kaynaklanan kremsi, pürüzsüz yapısı ve muhteşem lezzeti olan bu dondurmanın ısısı bizdeki dondurmalardan daha fazla. Dolayısıyla dolaptan çıktığı anda bile yumuşak; yerken de hızlı olmak gerekiyor, hemen eriyor. Bu tek kötü özelliği bence, zira tadını çıkaramadan hemen yemek gerekiyor. Bu nedenle İtalyan dondurmasını ve de 2 topun üstündekileri külahta yemek biraz zor oluyor. Milan ve Como civarında geçirdiğim iki gün boyunca dondurmadan başka bir şey yemedim desem inanır mısın?

Dondurma keyfi sonrası bu sefer kanalın diğer tarafından (Via Alzaia Naviglio Grande) ilk geldiğim noktaya doğru etrafa, evlere, restoranlara baka baka yürüdüm. Ve bu noktadan veya saatten itibaren de sivrisinek saldırısına uğradım. Zaten gittiğim hiçbir yerde peşimi bırakmazlar. Yürürken yüzüme, gözüme geliyorlar. İşte romantizmin öldüğü nokta! Böyle su varsa -ki dondurmacının karşısında köprünün altında otlar motlar biraz bataklık gibiydi- sivrisinek de var! Demek akşam güneş battıktan sonra restoranlarda dışarıda oturmak benim harcım değilmiş.

Bu arada Milan’da akşam 19:00’dan sonra Aperitivo (Happy Hours) başlıyor. Aperitivo sunan bir restoranda oturup bir içki alarak (sadece içecek parasını ödeyerek) tüm atıştırmalıklardan yiyebiliyorsunuz. Milanlılar (Milanese) için bunun anlamı karın doyurmaktan ziyade sosyalleşmek; arkadaşlarla buluşmak, bir içki içip bir şeyler atıştırıp sohbet etmek. Ben tabi tek başıma olmanın verdiği iştahsızlıkla İtalya’da kaldığım üç gün boyunca aperitivo falan denemedim.

Kanal boyu yürürken sağ tarafta restoranın masalarının arasında üzeri çatılı küçük bir kanal fark ettim. Okuduğum bir yazıda Navigli’de eski usul sokakta çamaşır yıkayan kadınlardan bahsediyordu, sanırım burası orası. Evet, kesin burası, zaten sokağın adı da “Vicolo Lavandai” (çamaşırcı kadınlar geçidi/sokağı).

Vicolo Lavandai

Çok da sevimli bir sokaktı. Hala burada çamaşır yıkayan kadınlar varmış; ama sanırım akşam saati olmasından dolayı ben görmedim. Ayrıca biraz ilerideki küçük bir sanat galerisinde burada çamaşır yıkanmasını anlatan çok hoş bir yağlı boya tablo da gördüm vitrinde.

Ve böylece yürüye yürüye ilk başladığım noktaya, taş köprünün yanına geldim. Köprünün altında salıncakta sallanan kadın detayı da çok hoştu.

Taş köprüyü geçtikten sonra biraz daha yürüdüm, sonra yine çok güzel restoranların olduğu bir sokaktan girerek daha hava tam kararmadan, Navigli sokakları tıklım tıklım dolmadan Porta Genova durağından metroya binerek otele döndüm. Milan’da geçirdiğim ilk günde saatlerce yürüdüm, pek çok yer gördüm ve nihayet ayakkabılardan kurtulma vakti… Ne yazık ki ayaklarımın altı su toplamış, ondan bu kadar acı veriyormuş. Ve bu durum İstanbul’a döndükten sonra da yani toplamda dokuz-on gün devam etti. Gezginin kaderi:))

You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed.You can leave a response, or trackback from your own site.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir