Mulhouse: Avrupa’ya Açılan Kapı

EuroAirport havaalanında inince en yakındaki üç şehirden, aynı zamanda üç farklı ülkeden birine giriş yapılabilir (bir Schengen vizesi varsa). Bu havaalanına dört yıl önce geldiğimizde tercihimiz Basel’den yana olmuş, dolayısıyla İsviçre’ye gitmiştik. Bu seferki rotamız gereği önce Fransa’ya giriş yapıyoruz.

Havaalanı çıkışında bekleyen 11 numaralı otobüse (kişi başı 2 €) binerek çok kısa bir yolculukla St.Louis tren garına; oradan da (kişi başı 5,60 €) on üç dakikalık bir yolculukla Mulhouse Ville tren garına varıyoruz. Bugün günlerden 6 Haziran; şehirde hafiften bir yağmur var. Avrupa’ya hoş geldik!

Mulhouse (Muluz okunuyor), Fransa’nın Alsace bölgesinin en güneyindeki küçük bir şehir. Ekonomik uçak seferleriyle (Easy Jet gibi) EuroAirport’a gelip Fransa’ya giriş yapmak için ideal bir şehir. Çok uygun fiyata uçak bileti bulup Mulhouse’a geldikten sonra Fransa ya da diğer Avrupa şehirlerine trenle ulaşmak çok kolay. Bu harika konumu nedeniyle de Fransa’ya hatta Avrupa’ya açılan kapı gibi; ama sadece “kapı” olarak görmek de haksızlık olur. Tarihi binalarının yanında, Avrupa’nın önemli müzelerine de sahip olması bu Alsace şehrini cazip hale getiriyor. Mesela, benim çok ilgimi çekse de rotamıza ve zaman planlamasına uymadığı için gidemeyeceğimiz “Ecomusee d’Alsace” bu bölgeyi tanımak için çok güzel bir açık hava müzesi.

Bugün bizim İstanbul’dan yolculuk günümüz olduğundan hem küçücük çocukla haldur huldur başka şehirlere gitmeyelim hem de sadece “kapı”dan geçmeyelim, içeri de girelim diyerek bugünü Mulhouse’da geçirmeye karar vermiştik. Böylece, en sevdiğim otel rezervasyonu sitesi booking.com’dan ayarladığımız otele gitmek için tren garından çıkıyoruz. Daha önceden telefonuma yüklediğim offline kullanılabilen bir harita olan “Maps With Me”yi denemenin tam sırası. Gardan çıktığımız sokaktan, otele varana kadar haritayla ilerliyoruz (Uygulama gerçekten başarılı, bu gezinin bir numaralısı olacak gibi). Otele yerleşip biraz dinlendikten sonra şehri gezme zamanı nihayet geliyor.

Porte du Miroir meydanından Parc Steinbach’a yürüyüp oradan da Rue Henriette’ten şehrin kalbi olan eski şehir meydanı Place de la Reunion’a varıyoruz. Geniş meydanın bir yanında büyük bir Protestan kilisesi (Saint Etienne), bir yanında renkli evler (ve mağazalar) ve kırmızı freskolarıyla hemen dikkat çeken güzel bir bina (Rathaus/Town Hall) ilk gözümüze çarpanlar…

Bu kırmızı binaya yaklaşınca giriş katının turist ofisi olduğunu görünce hemen içeri giriyoruz. Birkaç harita broşür vs. bakınırken aslında bu binanın Tarih Müzesi (Musee Historique) olduğunu fark ediyoruz. Giriş katının bir bölümünde turist ofisi, geri kalanında arkeolojik eserlerin olduğu vitrinler yer alıyor. Müzeye girişin ücretsiz olduğunu görünce -bizim ufaklık kapalı mekânlarda pek durmadığından müze gezileri biraz sıkıntılı oluyor- bir bakıp çıkarız diye düşünerek ikinci kata çıkıyoruz. Bu bina 1431’de inşa edilmiş; 1551’de geçirdiği yangın sebebiyle 1552’de restorasyondan geçmiş. Şu an bulunduğumuz ikinci kat 1778/9 yıllarında genişletilmiş. 1969 yılından beri de tarih müzesi olarak kullanılıyormuş. İkinci katın girişindeki görevliler bizi önce karşıdaki salona yönlendiriyor. Bu odada masa ve sandalyeler, duvarlarda ise resimler var. Belediye meclisi gibi bir görevi varmış anlaşılan.

Buraya kadar müze çok ilgimizi çekmese de ahşap merdivenlerden bir kat daha çıktık. Asıl müze bundan sonra başlıyormuş. Alsace bölgesine ait geleneksel giysiler, eşyalar vb. pek çok ilginç objenin vitrinlerde sergilendiği müze, yanımızda çocuk olmasa en az iki saat gezilebilecek çok güzel bir müzeydi. Saint Etienne kilisesinin 14.yy’daki kapısı, o dönemlerde kullanılan anahtar-kilitler gibi eşyalara bakarken bu bölümdeki görevli bize nereden geldiğimizi sorduktan sonra içerideki bölümde Türkçe konuşan bir görevli olduğunu söyledi. O tarafa doğru gidince Şükrü Bey’le tanıştık. Kendisi Kosova Prizren’li; Türk olmamasına rağmen ailesinden Türkçe öğrenmiş (Osmanlı dönemi sonrası Türkçe de konuşanlar ve çocuklarına öğretmeye devam edenler olması enteresan). Gayet de güzel konuşuyor Şükrü Bey. Ailesiyle Mulhose’da yaşıyor ve müzede çalışıyor. Mulhouse’da çok Türk olduğunu da söylüyor. Şükrü Bey ile eşim biraz sohbet ederken ben artık sıkılmaya başlayan Deniz’i oyalamaya çalışıyorum. Müzenin bu bölümü oda oda düzenlenmiş (yatak odası, mutfak gibi) ve içlerinde geleneksel yaşamı anlatan objeler yer alıyor. Bunlardan bir tanesi de -sandığın üzerindeki- bu günden sonra tüm Alsace bölgesinde sıkça göreceğimiz meşhur ekmek/tatlıları olan Kugelhopf’un yapıldığı seramik kap. Bizim bildiğimiz dilimli kek kalıbının seramikten yapılmış ve dış yüzeyi boyanmışı. Ağır olmakla beraber benim çok beğendiğim, evimde olsa bununla ne güzel kekler yapardım dediğim; ama en küçük boyunun bile 25 € olduğunu görünce vazgeçtiğim; yine de aklımda kalan keşke benim olsaydı dediğim seramik kap.

Bir süre sonra Deniz’i oyalamak artık mümkün olmayınca en üst kata da şöyle bir göz gezdirip bu güzel müzeden ayrılıyoruz.

Müzenin tam karşısındaki çeşmeden biraz su içip geniş caddede yürümeye başlıyoruz. Buradan Rue de Sauvage’a giriyoruz ki kendisi şehrin alışveriş caddesi oluyor. Restoranlar, birkaç kafe, mağazaların olduğu bu caddeye araba girişi yok; herkes sallana sallana yürüyor, etrafa bakınıyor.

Bu caddenin bitiminde metal parçalardan yapılmış, oturan ve uzaklara bakan bir adam heykeli dikkat çekiyor. Caddeden karşıya geçince ise kırmızı dış boyasıyla fark edilen “Porte Jeune” bir alışveriş merkezi.

Deniz’in süt krizi tutunca biz de belki market vardır deyip içeri giriyoruz; ama etrafa bakınıp market arayacak zaman yok, çocuk süt diyor, başka bir şey demiyor. O sırada yanımızdan Türkçe konuşarak geçenlere hemen market soruyoruz. Türk marketi mi diyor -o da varmış- girişin tam karşısında Monoprix isimli büyük bir market varmış. Hemen markete girerek sütlerden birini kapıyoruz. Ayaküstü biberona doldurup yanımızda getirdiğimiz toz mamayla karıştırıp Deniz’e veriyoruz. Ve bu andan itibaren Fransa’da kaldığımız üç gün boyunca da sadece bu şekilde süt-toz mamayla beslenmesinin ilkini gerçekleştirmiş oluyor. Deniz’in süt keyfi sonrası sütün parasını ödeyip marketten ve alışveriş merkezinden çıkıyoruz. Bu arada geniş, ferah ve renkli bir alışveriş merkezi olduğunu söyleyebilirim.

Porte Jeune’nin hemen yanında Tour de l’Europe var; yüksek katlı bir binanın en üstündeki yuvarlak planlı restoran, 110 metre yükseklikte ve 360 derecelik bakış açısıyla şehre hakim konumda.

Tekrar eski şehre dönüp ara sokaklarda dolaşırken bir binanın dış cephesindeki duvara çizilmiş resimlere bakıp fotoğrafını çekerken yaşlı bir adam yanımıza gelip “beğendiniz mi” diye sordu İngilizce. “Evet” deyince şehirde bunun gibi freskolu binalar olduğunu söyledi ve tarif etmeye çalıştı; ama sonra “ben de oraya doğru gidiyorum, size göstereyim” deyince beraber yürümeye başladık; bu arada konuşuyoruz da. Kendisi Mulhouse’luymuş, Strasburg’ta üniversitede okumuş, radyoloji uzmanı olarak yıllarca çalışmış.

Konuşurken İngilizce kelimeleri unuttuğunu söylese de gayet iyi konuşuyor. Buralarda İngilizce konuşan genç bile zor bulunuyor. Herkes Fransızca; zorlanırsa biraz da Almanca konuşuyor; ama İngilizce bilen çok az. Yürürken Place Lucien Dreyfus’a geldik. Şehirdeki en büyük freskolu bina burasıymış. Az önce bahsettiğim restorantı, meşhur bir kuleyi gibi bu bölgenin sembollerini ellerinde tutan işçileri gösteren dev bir fresko.

Buradan sonra biraz daha yürüyüp bir köşe başına geldik, yaşlı adam bize bu yolun sonunda da çok güzel freskolu bir bina daha olduğunu söyleyerek ve çok güzel dileklerle bizden ayrıldı. Bu bölgedeki insanların genel kanının aksine çok cana yakın ve yardımsever olduğunu gelir gelmez fark etmiştik. Elimizde harita gören “nereyi arıyorsunuz, yardım edelim” diyor, bizim ufaklığa sürekli laf atıp takılıyorlar, hep güler yüzlüler…

Girdiğimiz sokakta daha önceden resmini gördüğüm bir ev var, acaba hangi sokaktadır, nasıl buluruz derken birden önümüze çıkıyor. Sokağın adı Rue des Franciscains. Ev ise, Maison Loewenfels, 1764-1770 yıllarında yapılmış, 18.yy’da yapılan şehrin en güzel evlerinden biri.

Sokağın devamında köşede ise yaşlı adamın tarif ettiği duvar freskolu evler… Bu evlerin önünde de çocuklarına bisiklet kullanmayı öğreten sevimli(!) bir çift var. Soldaki duvarda pencerelerde görünenler 1700-1800’lü yıllarda yaşamış Mulhouse’lu ünlü kişiler.

Saat 21.00 olmak üzere, hava hala aydınlık; ama artık bizim için otele dönme vakti geldi. Şehrin kalbi olan Place de la Reunion’a geri dönüyoruz. Meydanın hemen yanındaki renkli binasıyla dikkat çeken Guillaume Tell kafeye; renkli evlerin altındaki çoktan kapanmış olan çikolata ve peynir dükkanlarına ve meydana son kez bakıp geldiğimiz yoldan otele dönüyoruz.

Category: FRANSA  Tags: , , ,
You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed.You can leave a response, or trackback from your own site.
5 Responses
  1. Devrim Daycan says:

    Güzel bilgiler için teşekkürler. Özellikle ulaşım konusunda verdiğiniz bilgiler çok yardımcı oldu.
    Ellerinize sağlık.

  2. derya says:

    çok teşekkür ederim yardımınız için 🙂

  3. derya says:

    merhaba sizden bir konuda yardım alabilirmiyim
    fransadan aldığım shengen vizem var ama ben frankfurt gitmek istiyorum girişde sorun yaşamamam için fransadan giriş yapmamı söylediler sizce nasıl bir yol izlemeliyim yani fransadan giriş yaptıkdan sonra trenle nasıl frankfurt hava alanına gidebilrim bu konuda deneyimli olduğunuz için size sormak istedim lütfen yardım edin bana 🙂

    • derya says:

      Merhaba,

      Normal şartlarda Schengen vizesi tüm Avrupa Birliği ülkelerinde geçerlidir. Fransa vizesiyle Almanya’ya da giriş yapabilirsiniz; ama son zamanlarda vizeyi nereden aldıysanız ilk o ülkeye giriş yapmalısınız gibi sözler çok duyuluyor (ben daha önce Fransa vizesiyle İtalya’ya sorunsuz girmiştim). Vizenizle daha önce Fransa’ya giriş yaptıysanız hiç sorun yok, direk Almanya’ya gidebilirsiniz; ama vize aldıktan sonra henüz hiç bir ülkeye giriş yapmadıysanız ‘sorun yaşamayım, risk olmasın, kafam rahat olsun’ diyorsanız bu yazıyı okuduğunuz Mulhouse gibi ucuz uçak bulabileceğiniz bir Fransa şehrine giriş yapabilirsiniz. Ve trenle Franfurt’a yaklaşık 3 saatlik bir yolculukla gidebilirsiniz. Bu yolu tercih ediyorsanız şöyle yapabilirsiniz:

      1. Easyjet, Pegasus ya da THY’den Basel-Mulhouse-Freiburg ‘a giden bir uçak bileti alın.
      2. Havaalanında Fransa kısmından çıkış yapıp valizinizi aldıktan sonra İsviçre’nin Basel SBB trenine (Merkez Tren istasyonu-Hauptbahnhof) gitmek için 50 numaralı otobüse binin.
      3. Basel Merkez Tren istasyonundan direk Frankfurt’a yaklaşık 3 saatte gidebilirsiniz. Bilet saatleri ve fiyatları için şu siteye bakabilirsiniz. http://www.bahn.de/i/view/overseas/en/index.shtml

      Umarım cevabım yeterli olmuştur. Şimdiden iyi yolculuklar…

      Derya Çölaşan
      http://www.geziyazilari.net

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir