Adına Praha Diyorlar

Bir sürü şey yazıldı hakkında… Yüz kuleli şehir dendi, ortaçağ şehri dendi… hiç kimse benim gözümle bakmadı ki sana… bütün sokaklarını adımlamak istediğim, her köşe başında durup ardıma bakıp yüzümde gülümsemeyle yoluma devam ettiğim, uzaklardan bir yerlerde hep kulelerini görüp bir dosta rastlamış gibi sevindiğim şehir… köprüde oturup, güneşli bir günde sırtımı Vltava’ya verip yüzümü Vltava’ya çevirdiğim, kulağımda “Bridge Band” ezgileriyle güneşten gözlerimi kısıp baktığım şehir… bir saniye yorulmadan, bir an şikayet etmeden, bütün gün tüm sokaklarında gezip akşamını keyifle beklediğim şehir…

Güneş St.Vitüs’ün arkasında dinlenmeye çekilirken, tuhaf bir kırmızılık bırakır tüm şehre… işte o zaman seyretmeli uzaklardan uzakları, mutlaka Vltava’yı gören bir yerden ama… Fotoğraf makinesine görüntüyü çakmak istesem de gözümün gördüğü bu güzelliği kimseye gösteremem benim gördüğüm gibi. Çünkü ben öyle baktığım için güzel bu şehir… ben öyle görmek istediğim için hüzünlü ve de gizemli… hiç kimseye anlatamam güzelliğini, boynunu büküp ağlamaklı duruşunu, bir yağmur çiseleyip bi güneşten gözümü kısmamı, kırmızı üçgen çatılı evlerini, kararmış heykellerini, sokaklarda her dilden konuşan hayran hayran etrafa bakıp fotoğraf çeken insanlarını… akşam akşam tam da güneşi batırıp köprünün üstünde, her zamanki yoldan geçip herkesle beraber yeniden dönüyorum saat kulesine… Altında, kaldırıma oturup önümden geçen hayata bakıyorum. Neşeli, hüzünbaz, çakırkeyf gülüşmeler geliyor kulağıma, uzaklardan bir yerlerden müzik geliyor hep… hayatın sokaklarda aktığı ve de doyasıya yaşandığı bu şehirde bir kış günü olmayı düşlüyorum nedense… yine böyle oturabilir miyim kaldırımda, gülümseyip izleyebilir miyim akıp giden hayatı? İçimi ürperten bir rüzgar çıksa, konuşurken titreten… elimi paltonun cebine atıp küçük bir şişeyi tutsam… gökyüzüne bakıp lapa lapa kar yağdığını görsem… yanımda sevdiğim olsa, boynundan öpüp bir kere daha sevsem hayatı… ayrı ayrı gördüğümüz ama birlikte hiç ayak basmadığımız bu şehirde bir kere daha sevsek birbirimizi…

Kararmış kulelerden birine çıkıp şehri tepeden izlemeli, 360 derece seyredip hazmetmeli, her kareyi hapsetmeli beynin kıvrımlarına… çok uzaklarda bir yerlerde özleyince, hatırlayıp olur olmaz yerde gülümsemek için… nesini seviyorsun bu şehrin dediklerinde kimseye anlatamadığım sadece kendime sakladığım bir sebebim olsun diye… benim gördüğümü kimse görmesin diye, kimse sana benim gözümle bakmasın diye… benden başkası seni böyle sevmesin diye… her kareyi hapsetmeli beynimin kıvrımlarına… gündüz ve gece, kalabalıkta ve tenhada…

Kavarna Slavia’nın duvarında önce Nazım’ın resmine sonra Vltava’ya ve kuşlara bakıp İstanbul’u özledim tıpkı koca şair gibi… martılara ekmek atmasam da köprünün kenarında durup izledim, uzun kuleleri aydınlatan ışıkların Vltava’ya vuran yansımalarını… Ay, incecik bir hilaldi o akşam, Petrin Tepesi’nin arkasında duruyordu… içimde öldüren bir hüzün de vardı… neşeden bağırıp sokaklarda koşturasım da… ne tuhaf… bir hüzünden bir keyiften öldüren şehir… adına Praha diyorlar… ben ne desem boş… ben Prag’ı anlatamıyorum çünkü onu kendime saklıyorum… (Temmuz’07)

Yazı: Derya Çölaşan

Gezi Tarihi: Nisan 2006-Temmuz 2007

 

Category: ÇEK CUMHURİYETİ  Tags:
You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed.You can leave a response, or trackback from your own site.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir