Saraylar Şehri: Ludwigsburg

Hem ‘Saraylar şehri’ (Stadt der Schlösser) olarak anılması hem de Stuttgart Hauptbahnhof’tan S4 ve S5 trenleriyle kolaylıkla ulaşılabilir olması nedeniyle ilgimizi çeken Ludwigsburg’a yarım gün de olsa gidelim diye düşündük. Görmek istediğimiz saraylar kuzeyde kaldığından daha yakın olur diye, S4’e binerek Ludwigsburg yerine bir sonraki Favoritepark istasyonunda indik. Stuttgart’ta bir yağmur yağıyor, bir güneş açıyordu, biz Favoritepark’ta indiğimizde kuvvetli sağanak vardı, biraz bekleyip yağmur azalınca yürümeye başladık. Yol kenarlarında fındık büyüklüğünde dolu taneleri görmek şaşırtıcıydı. Yarım saat önce gelseydik biz de doluya tutulacaktık herhalde. İndiğimiz istasyondan nereye gittiğimizden tam emin olmadan -etrafta tabela falan yoktu- bir süre yürüdük. Çevremizden tek tük insan geçiyor, genellikle de gençler geçiyor; ama sarayı tarif edebilen olmadı. En sonunda bir genç çat pat “ilerden sola dönün” dedi. Telefonumun şarjının çalınmasına bu gibi durumlarda çok üzüldüm; şimdi bir harita uygulaması açıp yolumuzu kolayca bulmak varken, ‘acaba yanlış yöne mi yürüyoruz, boşuna zaman kaybetmeyelim’ endişesiyle birlikte bir süre daha yürümeye devam ettik. Nihayet etrafta tabelalar olan bir yerlere geldik. Bulunduğumuz cadde, Heilbronner Strasse. Cadde boyunca devam ederek bir kavşağa geldik, kavşaktan sağa dönünce Schloss Strasse’ye gelmiş olduk. Zaten ilerde sarayın bir kısmı görünmeye başladı ağaçların arasında. Sözde yakın olur diye kuzeydeki durakta indik; ama biraz fazla yürüdük. En azından ters yöne gitmemişiz; sonradan gördüğüm broşürlerden birinde saraya gitmek için Favoritepark istasyonunda inince 421 numaralı otobüse binileceği yazıyordu. Biz o yolu da yürümüş olduk.

Sarayın bahçesine girdiğimizde saat 16.00 olmuştu. Çok geniş bir iç avluya sahip olan saray, orijinalliğini koruyan, Avrupa’daki en etkileyici ve büyük Barok mimarilerden biri. Bu alandaki ilk bina, 1704’te Dük Eberhard Ludwig için av köşkü olarak yapılmış.

Ludwigsburg Sarayı

Ludwigsburg, 1718’de Dük’ün ana yerleşim yeri olduktan sonra Dük, gücünü ve prestijini göstermek istemiş ve saray mimarı Frisoni bu amaçla yeni binalar planlamış. Böylece, kanatlarda yapılan ek binalarla birleşince ortada bir meydan oluşmuş. Bugünkü etkileyici görüntüsünü alan yapı 1733’te tamamlanmış.

Kısacası bu saray, (Residenzschloss), tek bir saray değil, yan yana 18 bina ve toplamda 452 odadan oluşan bir saray kompleksi. Sarayı gezmek için İngilizce rehberli tur hafta içi sadece saat 13.30; tatil günleri ise 11.00, 13.30 ve 15.15’de yapılıyor; biz saati tutturamadığımızdan katılamıyoruz. Saray kompleksinin içinde ‘Seramik ve Porselen Müzesi’ ile ‘Moda Müzesi’ de bulunuyor. Aslında bu moda müzesini gezmek keyifli olurdu; çünkü 18. yy’dan 20. yy’a kadar kıyafetler sergileniyormuş (Giriş 3,5 €). Ayrıca çocuklar için interaktif bir müze (Kinderreich) de bulunuyor. 4 yaş ve üstü çocuklar, Dük’ün hayatı ve dönemi hakkında bilgi sahibi olabilmek için sergilenen eşyalara dokunabiliyor ve hatta deneyebiliyorlar. Böylece 300 yıl öncenin hayatını birebir yaşıyorlar. Müzedeki eşyalara dokunmak her yerde “cıss” iken bu müzede çocuklar sergilenen kıyafetleri bile giyebiliyorlar (Muhtemelen orijinal eşyalar değildir; ama kopyaları bile olsa bence bu uygulama çok hoş. Çocuklara müzeleri sevdirmek için benzer uygulamalar bizde de olmalı).

Ludwigsburg Sarayı'nda Kinderreich (çocuk müzesi)

Sarayın iç bahçesini gezdikten sonra ilerde bilet alınan bir bölüm vardı; oradaki kapıdan saraya ait olan 40 hektarlık bir bahçeye ücretli geçiş vardı. 1954’ten beri farklı peyzajlarla düzenlenen bu bahçe yürüyüş ve gezinti için kullanılıyor. Bu bahçe Blühendes Barock olarak biliniyor ve Marcengarten yani peri masalı bahçesini de içeriyor.

Bu kadar geniş alanı kısıtlı zamanda zaten gezemeyiz, kısacık bir gezi için de para vermeye gerek yok deyip buradan geçiş olmayan; ancak sarayın bir parçası olan başka bir sarayı görmek üzere giriş kapısına dönüyoruz. Geldiğimiz kavşağa doğru iki yanda ıhlamur ağaçlı yoldan geçiyoruz.

Kavşağa gelince bu sefer Marbacher Strasse’ye dönüyoruz. Buradan da sarayın arka tarafı çok güzel görünüyor.

Marbacher Strasse boyunca yürüyerek Schloss Favorite’e gitmek için hemen ilerdeki üst geçitten karşıya geçiyoruz. Üst geçidin bebek arabasıyla geçmeye müsait olması da ayrıca gönlümü çalıyor. Girişte bir kulübe var; ama içinde kimse yok, biz de direk bahçeye geçiyoruz. Karşımızda Schloss Favorite çok güzel görünüyor, etrafı çok geniş bir yeşil alan.

Schloss Favorite

Buradan karşıdaki Ludwigsburg Sarayı’nın arka bahçesine doğru güzel bir görüntü var. Schloss Favorite, Dük Carl Eugen’in hem yazlık sarayı ve hem de avlanma sırasında kullandığı bir saraymış.

Bizim kuzeyden yürürken geçtiğimiz tüm yeşil alanlar Favoritepark imiş (72 hektarlık bir doğa harikası) ve bu saray o çok geniş alanın içinde yer alıyor. Bu muhteşem ormanlık arazi, sülün çiftliği kurmak için planlanmış. Saray mimarı Giuseppe Frisoni tarafından da 1717-1723 yılları arasında bu güzel sarayı ormanın içine yapılmış. Daha sonraları Württemberg’in ilk kralı olacak olan (1806), Dük Friedrich II ise, bu parkı pek çok çeşit geyiğin de yaşadığı yabani hayvanlar bahçesi haline getirmiş. Sarayın içinde ise, odalardan birinde Carl Eugen’in Barok tarzı yansıtılırken diğer odalar 19.yy’da neoklasik tarzda yeniden dekore edilmiş. 20. yy’da ise ihmal edildiğinden tamire muhtaç hale gelmiş. 1980’den sonra restore edilerek önceki ihtişamlı günlerine kavuşmuş, çok da iyi olmuş. Küçük saray, rehberli olarak gezilebiliyor.

Ludwigsburg Sarayı (Residenzschloss): Giriş 6,5 €
Schloss Favorite: Giriş 3,5 € (Mart’tan Kasım’a saat 17.00’ye kadar açık)
İki saray için bilet alınırsa 8 €
Ayrıca saraylar, müzeler, bahçeler hepsini ayrı ayrı almak yerine toplam 16 €’ya kombi bilet de alınabiliyor. Ludwigsburg’a iki gün ayırıp tüm bunları görmek isteyenler için güzel bir fırsat.

Sarayın arka tarafı

Biz ise iki sarayı da ziyaret etmek için saatleri tutturamayınca dışarıdan görmekle yetinip Schloss Strasse boyunca yürüyerek şehir merkezine doğru gidiyoruz. Dönerken sarayın girişinde kapının üstündeki amblem dikkatimi çekiyor.

Önce Wilhelm Strasse’den, sonra da Marktstrasse’den sağa dönerek bir meydana geliyoruz: Marktplatz. Geniş meydanda birbirine bakan Stadtkirche ve Dreieinig-keitskirche adında iki kilise ve ortalarında bir çeşme var.

Çeşmenin etrafı bir buluşma yeri gibi; şehrin kurucusu Eberhard Ludwig anısına yapılmış. Etrafındaki çocukların bir kısmı Türkçe konuşuyor. Bu şehirde sürekli Türkçe konuşmalar duyuyoruz zaten.

Meydandaki güzel evlerin bazıları restoran ve kafeler. Turizm Ofisi de bu meydanda bulunuyor.

Karnımız aç olmadığından ve tepemize kara bulutlar yaklaştığından burada daha fazla oyalanmadan ve ıslanmadan trene binmiş olalım diyoruz. Meydanın tam tadını çıkaramadan dönüşe geçiyoruz.

Arsenalplatz, Schillerplatz meydanlarını geçip Myliusstrasse boyunca yürüyerek Bahnhof’a varıyoruz. İstasyonun karşısındaki güzel bina da Musikhalle.

Ludwigsburg  gezisinden “içimde” kalanlar:

Saraylar, bahçeler şehri, sakin ve keyifli Ludwigsburg görülmeye değer, keşke sarayların içine de girebilseydik. Özellikle Moda Müzesi ve çocuk müzesi Kinderreich’i görmek isterdim.

Güneşli bir günde Marktplatz’da meydana bakan restoran/kafelerden birinde oturup bir şeyler yiyip içmek sakin akıp giden Ludwigsburg hayatını kısa bir süre de olsa tatmak isterdim.

Bizim dışarıdan da olsa gördüğümüz iki saray dışında keşke görebilseydim dediğim bir de daha kuzeyde yer alan, göl kenarındaki Monrepos Sarayı var; aklımda kalsa da zaten ancak özel izinle görülebiliyormuş.

You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed.You can leave a response, or trackback from your own site.
One Response
  1. berna says:

    çocukken gitmiştim çok güzeldi unutamıyorum tekrar gitmek isterim…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir