Endülüs’ün Başkenti: Sevilla

7. gün (3 Ağustos Çarşamba): Málaga’dan Sevilla’ya gidiş (1 gece Sevilla’da kalma)

Çarşamba sabahı, Özlem’le birlikte Málaga’dan Sevilla’ya gitmek üzere tren istasyonuna (Estación de Málaga Maria Zambrano) yürüdük. Trenler hızlı ve konforlu, tabi böyle olunca fiyatı da otobüslere göre yüksek oluyor. İçimize otursa da, gidiş-dönüş bileti için kişi başı 69,8 € ödüyoruz (kredi kartı ile ödenebiliyor). Yolculuğumuz 1 s 55 dk sürecek. (Tek yön, 19,30 €’ya yaklaşık 2 s 45 dk gibi sürede giden başka trenler de var; ama saatleri bize uymadı. Tren saatleri ve ücretleri için www.renfe.es sitesine bakabilirsiniz.)

Tren tam vaktinde, Sevilla’daki Estación de Santa Justa’ya varınca, önce turist ofisini aradık; tarif edildiği yerde yoktu, biz de istasyondan çıkıp rastgele düştük yola. Bir süre yürüyüp önümüze çıkan bir çifte “Where is the city center?” dedim; anlamadılar, yüzüme baktılar; ‘city’ dedim, ‘center’ dedim, yok anlamıyorlar. Bu sefer İspanyolca ‘centrar’ dedim, kadın olan anladı, ama yolu tarif edemedi, erkek olan bize İspanyolca anlattı, “gracias” dedik devam ettik:-)) Güneyde İspanyollar genellikle İngilizce bilmiyorlar hatta “city” gibi “center” gibi herkesin bildiğini düşündüğümüz kelimeleri bile bilmiyor oluşları bizi şaşırttı. Ve tabi İngilizce sorulara, İspanyolca cevap verişleri de:-)) Yine de çok tatlılar, anlatmak için uğraşıyorlar, bilmiyorum deyip ilgisizce dönüp gitmiyorlar. Adamın tarif ettiği şekilde, bir süre daha yürüdükten sonra bu sefer genç bir İspanyol’a sorduk, ne yazık ki o da İngilizce bilmiyordu. Yine de anlaştık ve doğru yolda olduğumuzu anladık.

Böyle böyle yürürken, kendimizi Santa Cruz denilen şehrin Yahudi Mahallesi’nde bulduk (Barrio de Santa Cruz). Aynen Cordoba’da olduğu gibi burada da aslında Yahudiler oturmuyor, 15.yy’da Hristiyan krallarca ülkeden sürülseler de yaşadıkları bu sokaklar, bu mahalle ismini korumaya devam ediyor. Santa Cruz’un dar sokaklarında, etraftaki az katlı, beyaz badanalı, güzel güzel evlere, gizli avlulara, kafelere baka baka yürüdük de yürüdük… Ve sonunda Giralda’yı gördük.

Giralda

Giralda (Hiralda okunuyor) 100 metrelik boyuyla şehrin en önemli anıtlarından biri. Şehrin manzarasını seyretmek için tepesine kadar çıkılabiliyor. Yaz mevsimi dışında bu şehre gelirseniz deneyebilirsiniz; biz bu sıcakta böyle bir tırmanışı aklımızdan bile geçirmedik.

Giralda’nın hemen yanında da -duvar komşusu- ülkenin en önemli sembollerinden biri olan Sevilla Katedrali yer alıyor. Dünyanın en büyük katedrali olarak düşünülüyormuş, ama biz dışarıdan bakmakla yetindik, içini gezmedik. Dışarıdan bakıldığında ise gerçekten çok büyük; ya da geniş demeliyim, fazla yüksek değil, ama geniş. İçinde Kristif Kolomb’un mezarı yer alıyormuş ve çok ziyaretçi çekiyormuş.

Katedralin olduğu meydanda, hem biraz dinlenelim hem de meydanın havasını yaşayalım diye ortadaki fıskiyenin tek gölge yerini kapıp katedrale doğru oturduk. Herkesin yerimizde gözü var:-) Hava çok sıcak yani ‘hacer mucho calor!’ Katedralin önünde onlarca fayton var, sürücüleri gelene geçene “paseo, paseo” diye seslenerek müşteri çekmeye çalışıyor. Uzun uzun “Faytonla bir gezinti yapmak ister misiniz?” demek yerine ‘paseo’ dersin yeter zaten bu sıcakta:-) Ben bu fayton işini, atlara kıyamadığım için sevmiyorum; ama pek çok insan faytonla şehir turu atıyor, meraklısına bu turlar 40-50 € civarında.

Fıskiyenin arka tarafında ise çok güzel kafeler, restoranlar sokağı doldurmuş. Öğle yemeği saati olduğundan hepsi de dolu dolu. Biz de güzel yerimizden kalkıp sokak boyunca yürüyüp boş bulduğumuz bir masaya hemen yerleşiyoruz.  Bodega Belmento isimli, tapas barın girişinde menü asılmış (tapas nedir hatırlamak için böyle alayım sizi).

Biz de menüye bakıp birkaç tapas söylüyoruz. Ben ‘paella’sız günüm geçmesin diye yine paella söylüyorum:-) Benim en sevdiğim İspanyol yemeklerinden biri, ‘paella de marisco’ yani deniz mahsullü paella. ‘Salmorejo’ da favorim. Kremamsı soğuk domates çorbası diye tarif edebilirim sanırım; ama içinde krema yok. Domates, ekmek, zeytinyağı, sarımsak ve tuz hepsi rondodan geçiriliyor ve üzerinde haşlanmış yumurta parçalarıyla servis ediliyor. Yanında da buz gibi bira. Özlem de fırınlanmış patates gibi bir şeyler söylüyor. Yediklerimizi çok beğendik, çok lezzetliydi (hatta gece bir kere daha geldik buraya).

Yemekten sonra asıl hedefimize doğru yürüyüşe başlıyoruz. Neresi mi hedefimiz? Tabi ki Real Alcázar. Ara sokaklardan geçip, Alkazar’ın önce çıkış kapısını gördük, orada turist ofisi vardı, hemen girip haritalarımızı aldık ve girişe doğru sola döndük. Girişte, uzun bir kuyruk ve aşırı güneş vardı. Güneşten kaçmanın hiçbir yolu yok, burada güneş altında beklemek zorundayız. Ne kadar bekledik bilmiyorum, bir süre sonra sıra bize geldi ve kişi başı 9,5 € ödeyerek biletimizi aldık ve alana giriş yaptık.

Reales Alcázares, 14.yy’da inşa edilmiş ve halen kullanılmakta olan dünyadaki en eski kraliyet resmi ikametgahıymış. İspanya Kral ve Kraliçesi Sevilla’da olduklarında burada kalırlarmış. Sanırım bugün evde yoklar, evleri bize kaldı:-)

İlk avlu olan, Aslanlı Avlu’yu (Patio del Leon) geçince karşımıza çıkan meydanda (Patio de la Monteria) her birinin dış görünümü birbirinden farklı; ama bitişik duran binalar gördük. Sol, orta ve sağ olmak üzere 3 kapı görünüyordu, biz sağdan başladık. Duvarları rengârenk seramiklerle kaplı tatlı merdivenleri çıkarak, üst kata çıkınca küçük bir müze vardı. Buraları hızlıca gezip alt kata inip bu sefer en gösterişli olan kapıdan girdik.

Bu kapı, bizi büyük ve çok güzel bir salona götürdü. Bizim boyumuzdan uzun rengarenk seramiklerle kaplı duvarlar dışında, üzerlerinde ne olduğunu anlamaya çalıştığımız dev kilimler asılıydı. Bir tanesi eski zamanlardan kalma haritaydı; ama sanki ters asılmış gibiydi. Yolu takip ettiğimizde yine bir avluya açıldı, ama ne avlu! Önünde bir süs havuzu bulunan, arkasında müthiş bir taş duvar, tepeden havuza akıtılan su, yemyeşil bahçeler hepsi birlikte gözümüze öyle güzel görünüyor ki sanki büyülendik, öylece kaldık, etrafa bakınıyoruz. Sonra da nerenin, nasıl fotoğrafını çekersem bu güzelliği yansıtabilirim diye düşünüp her adımda fotoğraflamaya başladım.

Hayran hayran bakınırken:))

Merdivenlerden aşağı inince artık yemyeşil, birbirinden güzel bahçelere gelmiş olduk. Kraliyet bahçelerinde keyifli bir gezinti -paseo diyelim:)- için en az bir saat ayırmak gerekir. Elimizdeki broşürde bir gezi planı var, ona da bakıyoruz; ama bahçeler çok büyük git git, bitmiyor bu güzellikler… Biz de uzun süre dolaşıyoruz, tadını çıkarıyoruz.

Fotoğrafa tık tık:))

En sonunda çıkışa geldiğimizde, müthiş taş işçiliği, rengarenk seramikleri ve huzurlu bahçeleriyle insanı gerçekten büyüleyen Kraliyet Evi’ne ve bahçelerine veda ederek şehrin önemli meydanlarından biri olan Plaza de España’ya doğru yürüyoruz.

Meydanı geçip Quadalquivir Nehri kenarına kadar gidip Altın Kule’yi (Torre del Oro) görüyoruz. Hemen önünden nehirde gezinti tekneleri kalkıyor. Bu nehir, şehri sadece fiziksel olarak ikiye ayırmıyor; belki de hayatları, yaşam tarzını da ayırıyor; çünkü karşı kıyı Triana. Burası daha çok çingeneler bölgesi olarak biliniyor. Sevilla’nın hatta tüm ülkenin sembolü olan flamenko, buralarda yaşayan insanların acılarını dansla anlatmalarından doğuyor ve yayılıyor. İki tarafı birbirine bağlayan ‘El Puente de Triana’ yani Triana Köprüsü 1852 yılında yapılmış. Köprüden karşıya geçmeden, geri dönüp Plaza de España’da bir mola veriyoruz. Biraz ileride ağaçların altında oturup çeşmeden su doldurup önce içiyorum, sonra da neredeyse yıkanıyorum:-) Bu çeşme önce bizi serinletiyor, sonra da üzüyor. Tam oradan ayrılacakken şişelerimize son kez su doldururken, Özlem’in elindeki telefon yere düştü ve camı çok kötü bir şekilde kırıldı ve telefon kullanılamaz oldu. Bu durum çok moralimizi bozuyor tabi, başka bir şeye bakacak hevesimiz kalmıyor, zaten çok yorulduk; hostele gidip biraz dinlenelim diyoruz. Katedralin arka sokağındaki tramvayın geçtiği güzel ve geniş caddeden geçiyoruz. Güzel kafeler, restoranlar, mağazalar olan dar sokaklar arasında yürüyerek hostele gidiyoruz. Sadece bir gece kalacağımız için fiyatı oldukça uygun olan, merkeze 8-10 dakika yürüme mesafesinde bir hostel seçmiştik. Hostele gelince beyaz boyalı, siyah ferforjeli pencereleriyle çok güzel bir binayla karşılaştık, içi de sade ve şıktı. Resepsiyonda Elena, bizim işlemlerimizi yaptı ve harita üzerinde akşam nerelere gidebiliriz, nerede ne var, tatlı tatlı anlattı, işaretledi. Odaya çıkınca o kadar yorgunduk ki hemen yattık. Tam olarak uyuyamasam da dinlenmiş oldum.

Birkaç saat sonra kalkıp tekrar dışarı çıktık. İlk önce Triana’ya gittik. Nehrin üstündeki köprülerden birinden karşıya geçip nehir boyunca biraz yürüdük. Aslında yemek yiyecek, yerel bir yer arıyorduk; ilk önce hiçbir yer göremedik, yürüdük de yürüdük, sonra asıl köprünün yani Triana Köprüsü’nün etrafında tapas barlar, restoranlar karşımıza çıktı.

Nehir kenarına masalar atmış, yerel bir restorana oturduk, garson geldi ama beklenildiği üzere birkaç kelime dışında İngilizce bilmiyordu. Bize bir menü getirdi, sözde İngilizce menüydü, gene de bir şey anlamadık. Yemeklerin adı yazıyordu ama içerikleri ne oldukları hakkında bir şey yazmıyordu, ne yiyeceğimizi bilemedik. Yemek öncesi istediğimiz bira ve kola çok kötüydü -ılık, gazı kaçmış- Menüdeki fiyatlar çok yüksekti, şimdiye kadar gittiğimiz hiçbir restoranda bu kadar yüksek fiyatlı tapas görmemiştik. İçeceklerin parasını ödeyip kalktık ve öğlen yemek yediğimiz Bodega Belmonte’ye gitmeye karar verdik.

Artık yolu biliyorduk, hiç aramadık, ama yol boyunca etrafa bakınırken, katedral, sokak sanatçılarını izleme derken biraz fazla zaman geçirmişiz.

Saat neredeyse gece yarısına geliyordu, Belmonte’de mutfak kapanmıştı, biz de açık tek yer olan Bar Toro Toro’ya gittik, hızlıca 5-6 farklı tapas söyledik. Garson İngilizce biliyordu, üstelik İngilizce menüleri de güzeldi. Yiyeceklerin adının altında, içinde ne olduğu yazdığı için, o yemek hakkında bir fikrimiz oldu böylece. Aslında hosteldeki Elena, bize katedral civarındaki tapas barların çok turistik olduğunu, yemeği Triana tarafında daha ucuz ve daha lezzetli yiyebileceğimizi söylemişti, biz o kadar tapas restoran içinde en kötüsünü nasıl bulduk bilmiyorum. Her neyse, biz Bar Toro Toro’yu sevdik. Yemeklerimizi yedik ve eski şehrin sokaklarında son kez dolaşıp hostele gittik, sabah erkenden kalkıp hazırlanıp çıkacağız ve 08:00 Málaga trenine yetişeceğiz.

Endülüs Özerk Bölgesi’nin 1,5 milyondan fazla nüfusuyla en büyük şehri olan Sevilla’yı tabi ki hakkını vererek gezemedik; ama yüksek sıcaklığa rağmen yine de iyi bir performans gösterip hedeflediğimiz pek çok yeri görmüş olduk. Adiós Sevilla!

You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed.You can leave a response, or trackback from your own site.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir