Sirkeci’den Yedikule’ye

THY’nin çıkardığı Skyline dergisinin temmuz sayısında, ne zamandır görmek isteyipte bir türlü gidemediğim yerleri anlatan bir gezi rotası görünce artık zamanıdır deyip oğlum Mehmet Deniz’le birlikte sabah saat 10.00’da yollara düştük. Dergideki yazı Sirkeci’den kalkan banliyö trenine binip Yedikule’de inip sonra geriye doğru yürüme yolu çizmişti. Ben de aynen öyle yapmayı düşündüm. Önce Harem’e giden minibüslerden birine bindik. Tam kalkmak üzereyken Harem-Sirkeci feribotunu yakaladık. Bebek arabasını ve çantayı kucaklayarak merdivenlerden yukarı çıkıp serin salona girer girmez asansörü görünce biraz hayıflandım. Sahilbent isimli feribotta meğerse asansör de varmış. Teşekkürler Sahilbent! Güvertedeki koltuklar yüzünden oğlum için hareket alanı kısıtlı olunca dışarı çıkmak yerine serin salonda yerden tavana kadar geniş pencerelerden birinin önüne oturdum. Tam boy İstanbul manzarası eşliğinde 10.45’de feribot hareket etti. Keyifli yolculuk 15 dakika sürüyor ve bu sefer asansörle alt kata inip Sirkeci’ye adım atıyoruz.

Önce karşı caddedeki İstanbul Ticaret Odası’na gidiyoruz. Kütüphanesi ve İTO’nun satışta/dağıtımda olan kitaplarının bulunduğu 3.kata çıkıyoruz. Buraya gelmekteki hedefim İstanbul’la ilgili çıkardıkları bir dergiyi almaktı; ama ne yazık ki kalmamıştı. Orada biraz oyalanıp oğluma ara öğün yedirdikten sonra asıl hedefimiz olan Sirkeci Garı’na gidiyoruz. 1890’da II.Abdülhamit zamanında Alman bir mimar tarafından yapılan gar binası yüzyılı aşan sürede İstanbul’un Avrupa’ya açılan kapısı olmuş. Sirkeci-Halkalı arası çalışan banliyö hattı olduğu gibi ayrıca Edirne ve Avrupa’ya giden trenler de buradan kalkıyor. Gar binasının içinde demiryolu müzesi, bekleme odaları, büfeler ve Orient Express isimli tarihi restoran yer alıyor.

Sirkeci Garı Sirkeci Garı

Garın içindeki demiryolu müzesi 2005 yılında açılmış. Pazar, pazartesi ve bayram günleri dışında ücretsiz olarak gezilebiliyor. Girişte bizi bir tren karşılıyor ve içerde geçmişte trenlerde ya da istasyonlarda kullanılmış eşyalar vb. sergileniyor. İlk yemekli vagona ait yemek masası, “Tütün içmek memnudur (yasaktır).”  Vagonlar dahiline tükürmek memnudur. “Yalnız tehlike anında halkayı çekiniz. Suiistimal edenler için şiddetle takibati kanuniyede bulunulacaktır” gibi trenlerdeki uyarı yazıları, Atatürk’ün tren penceresinden baktığı meşhur fotoğrafı ve altında Cahit Külebi’nin “binip trene gezende biz seni hatırlarız” dizesi, fotoğraflar, belgeler vb. pek çok ilgimi çeken obje Deniz’in ilgisini çekmeyince müzeden ayrılarak kalkmakta olan trene biniyoruz. Şimdi başlıyor işte İstanbul’un tarihi semtlerine yolculuğumuz. Sadece beş durak gideceğim; ama sanki çok uzaklara gidiyormuşum gibi geliyor. Tren hareket edince pencereden İstanbul’u izlemeye başlıyorum.

Sirkeci Garı

Eski tren raylar üzerinde sallana sallana giderken sol tarafımızda Marmara Denizi ve Kennedy Caddesi de bizimle birlikte yol alıyor. Yol boyunca yer yer önümüze geçen İstanbul surları ve aralardan hep görünen masmavi deniz… Sağ tarafta raylara paralel uzanan birbirine yaslanmış eski evler, Cankurtaran, Kumkapı, Yenikapı, Kocamustafapaşa ve Yedikule… İstasyonda inip Yedikule sokaklarına dalıyoruz. İlk karşıma çıkan Yedikule Zindanları. Türk vatandaşları için içeri giriş ücreti 5 TL. Biletimi alıp saate bakıyorum: 12.10. Deniz, çok uykusu geldiği için arabasında uyuyakaldı. Yüksek duvarların arasında içerisi çok geniş ve öğle sıcağı, zemin çakıl taşlı. Girişteki görevliler bebek bizim yanımızda kalsın siz dolaşın diyor; ama ya uyanır da beni göremezse, sizinle kalamaz; mecbur benimle geliyor. Kulelere çıkan taş basamaklar, ortada camiden kalan kalıntılar, çeşme, burçlar… İlk göze çarpan görüntüler…

Yedikule Zindanı Yedikule Zindanı

Yedikule Hisarı, Bizans şehir surlarının en önemli girişi olan Porta Aurea’nın arkasına İstanbul’un fethinden dört yıl sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından bir iç kale olarak yaptırılmış. Bizans ve Osmanlı yapıları böylece biraraya getirilmiş. Hisarın inşasından 1494 yılına kadar devlet hazinesi burada saklanmış. Sultan II. Mahmut’a (1800’lü yıllar) kadar da devlet hapishanesi olarak kullanılmış. Hani Yeni Türkü şarkısında “Yedidüvel zindanından beterdir Yedikule” diyor ya, demek ki fena bir hapishaneymiş. Ayrıca 16. Osmanlı padişahı Genç Osman da yeniçeri isyanı sırasında bu kulelerden birindeki 3-4 metrekarelik bir odada öldürülmüş. Deniz tarafındaki kulenin adı bu nedenle Genç Osman Kulesi. Etrafta dolaşırken oğlum uyanıyor. Ben de hangi akla hizmet bilmiyorum kuleye çıkmak istiyorum. Bebek arabasını girişte bırakıp öğle sıcağında çocuğu ve kocaman çantasını kucaklayıp bilmem kaç basamağı tırmanıyorum. Nefes nefese tepeye vardığımda buna değecek bir manzarayla karşılaşıyorum.

Yedikule Zindanı Yedikule Zindanı

Karşıda Adaları görüyorum aslında açık havada Yalova bile görünüyormuş, öyle dedi girişteki görevliler. Marmara Denizi’nde bekleyen ticari gemiler, Yedikule surlarına dayanmış Barış Parkı, iç avlu, arkamızda Zeytinburnu ve tabi oğlum…

Yedikule Zindanı Yedikule Zindanı

Tekrar her şeyi kucaklayıp taş basamaklardan aşağı iniyorum. Oğlumu arabasına yerleştirip Yedikule Zindanlarından sahile doğru Yedikule Kapısına doğru yürüyüşe başlıyorum. Samatya’ya kadar sahil boyunca yürüyorum, uzun bir yol, sanırım bir saat kadar yürümüşümdür. Samatya’da tren alt geçitinden geçerek meşhur meydana varıyorum. Saat: 14.00. Acıktık. Ramazan nedeniyle sanırım öğle saati her yer boş. Develi’ye giriyoruz. Oğluma çorba, kendime Ali Nazik söylüyorum. Zar zor çorbanın birazını yediriyorum, sevmedi galiba. Ben de fiyatına göre aynı oranda lezzetli bulmuyorum aslında yediğimi. Yemeğin üstüne çayımı da içip bu saate kadar tek oturduğum yerden kalkarak dolaşmaya başlıyoruz. Samatya Meydanı hatırlarsınız bir dönemin en sevilen dizisi İkinci Bahar ile meşhur olmuştu. O dönemde ben de bu meydanı görmeyi çok istemiştim de bir türlü denk gelmemişti yolum buralara. Ali Haydar ustanın restoranı aynı şekilde Develi’nin karşısında duruyor, neden orada yemedim ki sanki! İçerde kimse yoktu, hazırlamaları uzun sürer diye düşündüm galiba. Meydandaki Kasap Melahat’in dükkanı şimdi bir büfe olmuş. Burası mahallelinin alışverişini yaptığı bir çarşı değil de dışarıdan gelenler için turistik bir yeme-içme mekanı olmuş. Hep mi öyleydi acaba, diziden sonra mı oldu?

Samatya Meydanı Samatya Meydanı

Sevimli meydanı geride bırakıp ara sokaklarda biraz dolaştıktan sonra tren istasyonuna gidiyoruz. Ahh bu istasyonların merdivenleri yok mu? Oğlum içindeyken arabayı, çantayı kucaklayıp basamakları çıkıyorum. Bebek arabasıyla gezerken merdiven/kaldırım rampaları, yürüyen merdivenler ve asansörler en sevdiğim şeyler oluyor ve ne kadar az rastlanılıyor İstanbul sokaklarında, istasyonlarında… İstasyonda treni beklerken sonradan Samatya kolajı olacak birkaç fotoğraf çekiyorum ve Kumkapı yönüne doğru giden trene biniyoruz.

Samatya Kolajı

Kumkapı’da inip meydana çıkmadan ara sokaklarda dolaşmaya başlıyoruz. Daha önceleri sahildeki Kennedy Caddesi’nden defalarca geçsem de Samatya olsun Kumkapı olsun şimdiye kadar hiç görmediğim yerlerdi. Kumkapı beni biraz şaşırtıyor. Yan yana dizilen cumbalı eski evlerin alt katlarındaki bakkal, manav vs. dükkanlar, pencereden pencereye asılan çamaşırlar, evlerin önündeki çocuklar, kalabalık, sokaklarda gördüğüm pek çok siyahi insan…

Kumkapı Kumkapı Kumkapı Meryem Ana Kilisesi

Dolaşırken köşede güzel bir Ermeni okulu görüyorum. O sokağa girince hemen yan sokaktaki görüntülerden -eski evler, eski sokaklar, kalabalık- bambaşka bir görüntüyle karşılaşıyorum. Beyaz, güzel bir bina palmiye ağaçlarının ardında duruyor. Türkiye Ermenileri Patrikliği imiş. Hemen karşısında ise Meryem Ana Ermeni Kilisesi. Diğer Kumkapı sokaklarından farklı olan bu sokaktan sonra tekrar ara sokaklarda dolaşıp meydana varıyorum. Meydan bilindiği gibi balıkçı ve meyhaneleri ile ünlü. Ortada balık heykelleri olan fıskiye havuzu ve çevresinde onlarca restoran. Bu saat itibarıyla restoranlar kelimenin tam anlamıyla bomboş olsa da akşamları özellikle de hafta sonları pek kalabalık ve hareketli oluyormuş. Restoranlar menülerini açık olarak görülebilecek şekilde masalara koymuşlar. Balıklar hemen hemen 18-30 TL. arası. Bazı balıklara ise paha biçememişler, yanında “ask” yazıyor. Hani yani bize sorun, biz de kafamıza göre, sizin durumunuza göre bir fiyat veririz anlamında:)) Şaka bir yana malum, balık zamanı değil -av yasağı var- o nedenle bazı balıklar her gün bulunmuyor, bu nedenle de menüye fiyatı yazılamıyor.

Kumkapı Kumkapı Kumkapı Kumkapı

Restoranların arasından yürüyüp alt geçide ilerliyorum. Sirkeci’ye gitmek için merdiven in-çık yapmayayım diye bu sefer taksiye biniyorum; ama gezinin ana ulaşım aracı olan trenden vazgeçmek gezinin ruhuna aykırı olduğu için cezamı da çekiyorum. Yolda kaza olmuş ve trafik adım adım ilerliyor:(( İki duraklık yolu yarım saatte aldık. En sonunda iskeleye vardığımızda 16.40 olmuştu. 16.45 Eminönü-Kadıköy vapuruna yetişiyoruz. Yaşasın! Bebek arabasıyla rahatça binilebiliyor. Vapurda kısa süre de olsa oturunca yorulduğumu hissettim. Bebek arabasını, çocuğu, eşyaları kucaklamamdan kaynaklı omuz-sırt ağrısı; saatlerde yürümekten kaynaklı ayak ağrısıyla vapurda yüzleşiyorum. Yine de keyfim yerinde, iniyoruz Haydarpaşa’da. Bu sefer de Haydarpaşa-Gebze trenine biniyoruz. İstanbul’un Avrupa yakasındaki banliyö hattı boyunca -sadece beş durak- yaptığım yolculuktan sonra Anadolu yakası banliyösüne binerek geziyi tamamlamak da gezinin ruhuna uygun oluyor.

Not: THY Skyline dergisinde, bu rotayı gezmeme vesile olan yazılarından dolayı Melih Uslu ve Hakan Hatay’a teşekkür ederim.

Yazı ve fotoğraflar: Derya Çölaşan

Gezi Tarihi: 9 Ağustos 2011

 

You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed.You can leave a response, or trackback from your own site.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir