Midilli’de Bir Gün

Gemi pazar gecesi 22.30’da Midilli’ye doğru hareket etti. Gece boyunca yol olarak saat 13.00 civarı Midilli’nin Mitilini Limanı’na yanaşmış olmasına rağmen iniş işlemleri biraz zaman aldığından adaya indiğimizde saat 14.10 olmuştu. Gemiye dönüş saati ise 19.00 olarak belirlenmişti.

Yunanistan’ın Doğu Ege grubundaki yedi adasından biri olan Midilli, bizim kıyılarımızdan görünebiliyor. Daha önce Assos’tayken Midilli’ye bakmıştık, şimdi Midilli’nin doğusundan Ayvalık ve Dikili’ye doğru bakıyoruz. Biz Midilli diyoruz; ama adanın Yunanca adı Lesvos (Bazı yerlerde Lesbos yazıyor). Adanın en önemli şehri Mitilini. Tüm ada nüfusunun üçte biri (30 bin) burada yaşıyor. Bu nedenle Yunanlılar da Lesvos yerine Mitilini diyorlarmış aslında. Biz de Mitilini adını biraz değiştirip Midilli yapmışız herhalde. Adaya iner inmez gümrükteki birkaç broşürü alıp (bir tanesi Türkçe idi) limandan çıkınca sol tarafa doğru yürümeye başladık. U şeklindeki minik koyun etrafından yürürken limandan dikkat çeken kiliseye doğru yürüdük. Sol tarafımıza minik koyu sağ tarafımıza da yol kenarındaki kafeleri alarak ilerledik.

 Alışveriş caddesi olan Ermou‘nun hemen arkasında yer alan Agios Therapon Kilisesi Mitilini’nin simgesi olarak kubbesiyle her yerden dikkat çekiyor. Alt bölümüyle kubbesi arasında malzeme farkı olması ilk bakışta sanki aynı binaya ait değilmiş izlenimi veriyor. Kilisenin ön kapısı geniş bir meydana bakıyor. Tam karşısında basit bir apartman gibi görünen Bizans Müzesi var. Öğlen saatleri olduğu için her yer kapalı. Burada saat 14.30-17.30 arası restoran ve kafeler hariç hemen hemen yer yer kapalı. Bamtur bu turu yaklaşık üç aydır yapıyor ve her pazartesi sadece bu gemiyle hemen hemen 500 Türk adaya geliyor; ama adamlar çalışmıyor. Biz olsak böyle bir fırsatı kaçırmazdık diye düşündüm. Tüm dükkanlarımız açık olur ve gelenleri alışveriş yapmadan döndürmezdik. En hareketli caddenin Ermou olduğunu öğrendik; ama öğlen saati neredeyse in cin top oynuyor, caddede sadece gemiden inen bizler varız. Ermou, dar ama uzun bir cadde. Bir kapısı deniz yönüne bir kapısı da Ermou’ya bakan bir iki güzel pastane, giyim mağazaları, hediyelik eşyacılar vb. dükkanlar var (tabi pastane dışındakiler kapalı).

Caddede kuzey yönünde yürürken karşımıza büyük çan kulesiyle dikkat çeken bir kilise çıkıyor: Aziz Athanasius.

Bu kiliseyi geçtikten sonra 200 metre sonra çatısız ve minaresiz Yeni Cami‘yi (Geni Tzami-1825) görüyoruz. Adı yeni; ama kendisi harabe. Avlunun dışından içeri bakılıyor, kapılar kilitli. 1462’den 1912’ye kadar süren adadaki Osmanlı hakimiyetinden geriye kalan tek camiden Osmanlı mahallesinin de buralarda olduğunu anlıyoruz. Caminin karşısındaki sokakta ise bir Osmanlı Hamamı tabelası var. O da cami gibi bakımsız ve girişi yasak. Buradan itibaren kaleye doğru giden sokaklarda Türk evi olduğunu tahmin ettiğimiz birkaç ev görüyoruz.

Camiden sonra aynı yola devam ettiğimizde birkaç ouzeria yani uzo içilen mekanlar (belki meyhane diyebiliriz) görüyoruz. Oradan da kaleye doğru çıkıyoruz; ama pazartesi günleri kapalı olduğundan sadece dışarıdan bakıyoruz. Gerçi başka gün olsaydı da yine göremezdik; çünkü 15.00’te kapanıyor. Bu civarda antik tiyatro tabelası görünce o tarafa doğru yürümeye başladık; ama sürekli tabela geliyor, ileriyi gösteriyor. Bu şekilde ne kadar süre yürüdük bilmiyorum. Tepelere doğru çıkmaya başladık. O kadar yükseğe çıktık ki tam karşımızda önde kalenin bulunduğu tepe, taa arka planda ise Ayvalık civarı görünüyordu. Bir tabela daha ileriyi gösterince eşim “yeter, ben çıkmıyorum” dedi. Ben de kestirme olduğunu düşündüğüm bir tepeye doğru keçi misali zıplayarak tırmanırken bir anda ondan fazla köpek havlayarak bana doğru gelmeye başladı. Önce bir iki saniyeliğine korktum, sonra baktım ki köpeklerle aramda çit var; ama çitte yer yer boşluklar görünce ben de onları korkutmak için hemen yere eğilip elime bir taş aldım. Köpekler kaçmadığımı görünce üzerime gelmediler; ama havlamaya devam ettiler. Eşim aşağıdan köpek seslerini duyuyor; ama çiti görmediği için bana sürekli aşağıya dönmemi işaret ediyor. Bense buraya kadar geldikten sonra antik tiyatroyu görmemek olmaz deyip ısrarla tepelere doğru ayaklarıma dikenler bata çıka yürümeye devam ediyorum. Sonunda bir düzlüğe çıkıyorum. Biraz daha çevreye bakınca uzakta demir kapılı etrafı çevrili bir yer görüyorum. Oraya doğru zar zor yürüyorum. Buradan tüm sahil ve Türkiye tarafı çok net görünüyor; ama antik tiyatro yok. Sanırım o kadar antik ki görünecek hiçbir şey yok. Elimdeki “Yunan Adaları” kitabında antik tiyatro hakkında hiçbir şey yazmamasının sebebi, antik tiyatro diye bir şey olmaması olabilir. Peki yol boyunca neden sürekli tabela vardı? Üstelik başka hiçbir yeri gösteren doğru dürüst yönlendirme tabelaları yokken yerinde hiçbir şey kalmamış tiyatro için bunca tabelayı niye koymuşlar anlamadım (Eve döndükten sonra limanda aldığımız Türkçe kitapçıktan öğrendiğime göre, antik tiyatronun bütün mermer yerleri ve yazıtları çağdaş kentin kalesi, komşu evleri, kiliseleri ve sokakları için inşaat malzemesini oluşturmuş). Antik tiyatro peşinde tepelere tırmanmanın tek faydası adayı tepeden görmek oldu; ama bu bize oldukça zaman kaybettirdi. Eşim ve oğlum beni aşağıda beklediği için bu sefer farklı bir yoldan -köpeksiz- inmek için koşturduğumdan yanlarına gittiğimde kan ter içinde kalmıştım. Yüzümden alev çıkıyordu sanki. Bir taşın üstünde biraz oturup sonra sahile doğru inmeye başladık.

Ara sokaklardan inip tekrar caminin olduğu yerden Ermou Caddesi‘ne girdik. Geri dönerken kilisenin kapısını (St.Athanasius) açık görünce bir çırpıda içeri girip bakayım dedim. Kiliseden çıkarken sesini duydum, eşim birisiyle Türkçe konuşuyordu cami hakkında. Gemiden birisi herhalde dedim; ama yanlarına gittiğimde ünlü tarihçi-yazar İlber Ortaylı‘yı görünce şaşırdım. O da bir iki yakınıyla Ayvalık’tan kalkan bir feribotla günübirlik adayı gezmeye gelmiş. Bizim ufaklığa “sen de mi geziyorsun, uyumak yok mu?” diye takıldı. Biraz sohbet edip ayrıldık. Kilisenin bulunduğu yolu (Mitropoleos Caddesi) direk takip edince yol sahile çıkıyor. Meydanda turizm ofisinin palmiye ağaçlarının arkasında eski; ama güzel binası ve M.Ö 7. yy. şairi Sappho‘nun elinde lir olan heykeli vardı. Burada kendisinden ayrıca bahsetmek gerek, zira adanın adı neredeyse onunla anılıyor.

Sappho, çok eski zamanlardan kalsa da en büyük lirik şairlerden olarak biliniyor ve adanın batı tarafındaki Eressos’ta doğmuş ve yaşamış. Şiirleri yaşadığı dönemde erkek çağdaşlarının eserleriyle birlikte tüm Akdeniz’de bilinirmiş. Sadece kadınların olduğu bir şiir okulu kurmuş. Ayrıca ilham kaynağı genellikle kadın arkadaşları olduğu için edebiyat tarihinde bilinen ilk lezbiyen olarak da adı çıkmış. Hatta Lesbos adının lezbiyenle dolayısıyla Sappho’yla ilişkilendirenler de var. Bu duruma karşın ölümü konusu enteresan. Sappho kendinden küçük bir erkeğe aşık oluyor; fakat aşkına karşılık bulamıyor. Çarenin bir uçurumdan atlamak olduğuna karar veriyor ve denize atlayarak boğuluyor. Edebiyat dünyasında lezbiyen olarak anılan birisi için pek muhtemel olmayan bir son olsa da böyle biliniyor.Sappho’yu elinde liriyle meydanda bırakıp koyun diğer tarafına limanın güney ucuna doğru yürüyoruz. Burada yan yan kafeler tam deniz kıyısında sıralanıyor. Vaktimiz kısıtlı olduğundan buralarda oturamadan sokağı şöyle bir dolaşıp çıkıyoruz. Rıhtım boyunca (Kountouriotou Caddesi) yürüyerek gemiye doğru gidiyoruz. Gemiye girmeden limandaki free shop’u dolaşırken İlber Ortaylı ile tekrar karşılaştık. Bir de sürpriz bir kişi: Emin Çölaşan. Çocukluğumdan beri her adımı söylediğimde binlerce defa duyduğum bir soruyu kendisine sorsam mı diye düşündüm; ama eşiyle alışveriş yaptığı için rahatsız etmek istemedim ve konuşmadık. Soruyu merak ettiyseniz, şu: “Emin Çölaşan’la bir akrabalığınız var mı?”

Antik tiyatro yüzünden gidemediğimiz; ama gemiden gidenlerden duyduğumuz kadarıyla kalenin ön tarafından denize girilebiliyormuş, çok da güzelmiş. Ayrıca o tarafta Amerika’daki özgürlük heykelinin küçük bir kopyası var. Ben geminin güvertesinden biraz görebilmiştim. Geminin güvertesi demişken adaya son bakışı atmak için çıktığım güverteden güzel bir günbatımıyla karşılaştım (Sa:19.40). Şehrin arkasında iki dağın arasında batmakta olan güneşin kızıllığı denize bile vurmuş, harika bir görüntüydü.

Yazı ve fotoğraflar: Derya Çölaşan

Gezi Tarihi: 29 Ağustos 2011

 

Category: YUNAN ADALARI  Tags: ,
You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed.You can leave a response, or trackback from your own site.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir