Kykladların Gözdesi Mykonos

Kutsal Delos adasının çevresini kuşattıkları için daire anlamına gelen ‘kyklos’tan türemiş Kykladlar sözcüğü Yunanistan’ın en çok turist çeken adalar grubuna verilen ismi oluşturuyor (bkz:Yunan Adaları). Bembeyaz evler, dar sokaklar, mavi kubbeli kiliseler, yel değirmenleri ve plajlar Kykladların en belirgin özellikleri. Toplam 56 adadan oluşsa da içinde yerleşim olan 24 tanesinin bazıları küçük ve kendi halinde adalarken bazıları da dünya çapında meşhur tatil yerleri. Kykladların içinden bizim göreceklerimiz ise Mykonos ve Santorini.

Bugün yani bayramın ilk günü (salı) sabah uyandığımızda vardığımız liman ise Mykonos. İniş iznini beklerken kaptanımız hem Ramazan Bayramımızı hem de 30 Ağustos Zafer Bayramımızı bir anonsla kutladı. Kahvaltıdan sonra çıkış verilince 10.00 gibi karaya çıktık. Mykonos’ta rehberli bir tur yok, onun yerine merkeze ve plaja ücretli servis vardı; ama biz ikisine de yazılmadık. Kendimiz gideriz diye düşündük. İyi ki de öyle yapmışız. Geminin yanaştığı yer Yeni Liman, merkez ise Eski Liman‘ın yakınında. Yeni Liman’dan sık sık otobüs kalkmakta (tek yön 1.60 €). Biraz kalabalık olsa da zaten yol çok kısa sürüyor, hemen Eski Liman’a varıyoruz. Mykonos Kasabası limanın çıkışından başlıyor. Hiç bir yeşillik olmayan kupkuru ve boz renkli dağların üzerinde denize doğru mavi kapı-pencereli bembeyaz evler uzanıyor. Biz de limandan bu evlerin arasına doğru kalabalıkla birlikte yürüyoruz.

Evet, burası çok kalabalık. Midilli çok sakindi, burada ise çoğunluğu İspanyol-İtalyan olan -ve biz tabi- pek çok turist var. Bembeyaz evlerin arasında, dar sokaklar ve sokaklar boyunca pek çok rengarenk dükkan… ilk dikkat çekenler… Evlerin kenarlarında begonviller ve Çin gülleri sarkıyor. Sokaklardaki taşların araları da beyaza boyanmış. Binalar hep iki katlı. Birinci katlar genelde mağazalar. İkinci katlara çoğunluğu mavi, bazıları kırmızı, nadiren de yeşil boyalı ahşap ve dar merdivenlerle çıkılıyor. İkinci katlarda mağazalar olduğu gibi, pansiyon olarak kullanılan da çok var. Daracık ve birbirine bağlı o kadar çok sokak var ki yön duygusu çok kolaylıkla kaybedilebilir.

Bebek arabasıyla merdivenleri inmek-çıkmak, tüm dar sokaklarda insanların arasından ilerlemeye çalışmak biraz zorlasa da kalabalıkla beraber yürüdük durduk. Bu yol bizi sonunda yel değirmenlerinin olduğu yere çıkardı. Beş tane eski yel değirmeni (16. yy.dan kalma) denize doğru bakarken tüm turistlerle birlikte biz de onlara baktık. Karşımızda ise hemen denizin üstündeki, sudan yıpranmış yan yan duran evler nedeniyle Küçük Venedik denilen bölge görünüyor.

Aşağıya o evlerin olduğu yere doğru yürürken yine denizin hemen kenarındaki kafelerin içinden geçiyoruz. Buranın resmi adı Alefkandra Meydanı. Hemen köşedeki restoranın adı da Alefkandra. Karşısında (özellikle Santorini’de bolca göreceğimiz gibi) mavi kubbeli beyaz bir küçük kilise (Panagia Pigadiotissa) var.

Küçük Venedik evlerinin arkasından geçip devam edince karşımıza adanın en meşhur kilisesi çıkıyor. Aslına bakarsanız okuduğum yazılar buranın beş farklı şapelden oluşan bir kilise (Paragia Paraportiani) olduğundan bahsedince görmeyi istemiştim; ama bembeyaz olması dışında bana pek enteresan gelmedi dış görünüşü. Hemen karşısında ise Halk Müzesi var. Burası eski bir kaptan malikanesi imiş, öğlen saatleri kapalı. Akşamları açık oluyormuş. Önündeki sokaktan yürüyüp bir-iki restoranın olduğu geniş bir meydana geliyoruz.

Buradan merdivenlerden inerken adanın en meşhur restoranı Niko’s karşımıza çıkıyor. Mavi ya da kırmızı kareli masa örtüleri serilmiş ahşap masalarıyla dışarıdan çok güzel görünüyor. Yemekleri de çok güzelmiş (biz yemedik).

Niko’s restoranın önünden geçip sahile doğru iniyoruz. Kasabada bu kadar gezinti yeter deyip meşhur plajlara gidelim diyoruz. Bunun için de “Fabrika” denilen yerden otobüsler kalkıyor; ama oranın bulunduğumuz yere göre biraz tepede kaldığını düşündüğüm için taksiyle gitmeye karar veriyoruz. Mykonos’ta adanın güneyinde pek çok plaj var (Platys Gialos, Paragka, Paradise, Süper Paradise ve Elia gibi); ama bizim zamanımız olmadığı için sadece bir tanesini görebilecek durumdayız. Bu plajlar tertemiz deniziyle olduğu kadar özellikle saat 17.00’den sonra başlayan eğlenceleri ve serbestlikleriyle meşhur. Mesela Süper Paradise çıplaklar plajı imiş. Ada tabi bir de eşcinsel cenneti olarak biliniyor. Plajların girişi ücretsiz, şezlong ve şemsiyeler ise ücretli. Meydandan bindiğimiz bir taksiyle (10 €) Paradise Beach’e, (Cennet Plajına) gidiyoruz. Az da bir yol değil hani, tepelere doğru çıkıp iniyoruz derken geliyoruz. Paradise Beach‘de çadır kurmak için kamp alanı, pansiyonlar, restoran ve kulüpler de var.

Çok kalmayı düşünmediğimiz için minicik taşlı sahile tam denizin kenarına havlularımızı seriyoruz. Kum plajdansa böyle batmayacak şekildeki küçük taşlı plajları artık daha çok seviyorum. Üstüne başına yapışmıyor, gözüne kaçmıyor, küçük çocuklar için de ideal bence. Plaj oldukça kalabalık. Arkada birkaç kafe var, plaj fena değil; ama adı gibi cennet de değil. Deniz’e su soğuk geldiği için biraz korktu, sadece ayaklarını sokabildik; ama kenarda hiç sesi çıkmadan bir süre oynadı durdu. Denizin içinde biraz ilerleyince üzeri deniz bitkileri kaplı olan kayalık bir alan var. Kayalık alanı geçip ilerlemeye çalışırken kayaların arasındaki fark edemediğim bir yarık nedeniyle düşer gibi oldum, sonra toparlanıp tertemiz masmavi serin sulara daldım. Deniz o kadar temiz ki, en dibe kadar görünüyor ve pek hoşlanmasam da balıklar cirit atıyor. Bir süre sonra bileğim sürekli kaşınmaya ve kabarmaya başladı. Sonra denizden çıkınca turdan bir arkadaşı gördüm. Onun da karnında benimkine göre oldukça büyük kabarıklıklar vardı. Oradaki görevlilerden birine gösterip “bu nedir” diye daha sormadan kayalıklardaki bitkilerden olduğunu, hemen yakındaki eczanede onun için krem satıldığını söyledi. Mykonos’ta cennet plajına giderseniz aklınızda olsun. Benim bileğimdeki küçük bir yer olduğu için ben pek önemsemedim, zaten kısa süre sonra geçti.

Kasabaya geri dönmek için taksi seçeneği pek işlemiyor zira civarda taksi durağı olmadığı gibi tüm adada da toplam 20-30 taksi varmış. Bizim gibi plaja taksiyle gelen biri olursa; ancak o zaman taksi geliyor. Onu da yakalamak çok zor. Bu durumda otobüs tek seçenek oluyor. Tabi bu durum herkes için geçerli olunca otobüs durağı da tıklım tıklım. Biletimizi alıp sıraya giriyoruz; ama gelen otobüslere binemediğimiz için yarım saatten fazla bekliyoruz. Bu arada bizimkinin keyfi yerinde. Biz sıcakta beklemekten perişanken Deniz bıdık bıdık yürüyerek insanların arasında dolaşıyor, herkese gülücük atıyor. Kendi kendine o kadar eğleniyor ki turistler sürekli fotoğrafını çekiyor. Nihayet üçüncü otobüse binip son durak olan Fabrika’ya ulaşıyoruz. Durağın olduğu meydandan adanın diğer sokaklarına göre oldukça geniş bir sokaktan geçerek ilerleyince yel değirmenlerinin önüne çıkıyoruz. Plaja gitmeden önce ara sokaklarda dolaşırken bu Fabrika denilen yer nerede acaba diye düşünmüştüm, bu sokakların arasında otobüs durağı nasıl olur diye. Meğer yeri yel değirmenlerinin oradan çok kolaymış ve tabi orası daracık bir sokak değilmiş haliyle.

Tekrar kasabaya döndükten sonra sahilde biraz oturup büyük bir porsiyon dondurma yiyorum. Artık güneş batmak üzere, biz de yorgunluktan bitmek üzereyiz. Dondurma çok iyi geliyor. Gerçi pahalı (bir büyük külah 15 TL); ama yine de memnunum. Zaten ada genel olarak çok pahalı, çok turistik olduğu için. Sahilde biraz daha oyalandıktan sonra bu kez otobüsle değil, yürüyerek gemiye dönmeye karar veriyoruz.

Bu gece en geç 01.30’da gemiye binileceğini söylediler; ama biz saat 21.00’de uyuyan oğlumuz nedeniyle meşhur ve çılgın Mykonos gecelerinin tadına bakmayacağımız için adaya son kez bakıp gemiye doğru yürümeye başladık. Bebek arabasını ittiğimizden ve acelemiz olmadığından sallana sallana sanırım 25 dakika gibi bir süre yürüdük. Gemiye bindikten sonra akşam yemeğini yedik. Gemiden bir grup tekrar kasabaya dönerken, bizim gibi gitmeyenler de adanın ışıklarına doğru bakarak geminin hareket saatini beklediler. Biz de kuzuyu uyuması için yatağına götürdük. Yani ne adanın akşamki tadına ne de uzaktan görünen ışıklarına baktık. Biz uyurken oğlumuza baktık; ki o da dünyalara değerdi.

Kykladların hatta dünyanın en meşhur adalarından biri olan Mykonos nasıl oluyor da kupkuru ve çorak görümüyle bu kadar meşhur olabiliyor diye düşündüm. Tamam, bembeyaz evler, mavi pencereler, tertemiz deniz çok güzel; ama bu diğer adalarda da var. Bence bu büyük bir turizm başarısı. Tabi adada cinsel serbestlik ve çılgın eğlencelerden bahsediliyor hep. Bunlar da meraklısını buraya çekmeye yetiyor demek ki. Bizim gemi bile her gün dönüşü 19.00-20.00 olarak belirlerken Mykonos’ta bu 01.30 idi (Hoş önce 03.00 dedilerse de sonradan erkene alındı).

Ertesi gün akşam kasabaya gidenlerle konuştuğumuzda gece eğlencesinin güzel olduğunu; ama bizim sahil yerlerinden çok farklı olmadığını söylediler. Tek fark, barların girişinde hesap soran olmaması ve içeri girince de illa bir şey yiyip içmek zorunda kalmadan durabilmek dediler. Gece boyunca pek çok yeri gezdik, kimse bir şey içmeye zorlamadı, içeri giriş ücreti istemedi dediler. Meraklısına duyurulur.

Yazı ve fotoğraflar: Derya Çölaşan
Gezi Tarihi: 30 Ağustos 2011

Category: YUNAN ADALARI  Tags: ,
You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed.You can leave a response, or trackback from your own site.
7 Responses
  1. Mustafa B. says:

    Derya Hanım, blogunuz genel olarak mükemmel ancak Yunan adaları kısmı yakın zamanda gideceğm için özellikle ilgimi çekti. Gerçekten uğraşmışsınız, çok güzel olmuş ellerinize sağlık. Birçok sitede nereler gezilir okudum ancak sizin blogu diğerlerinden ayıran “nasıl gezileceği” konusunda da bilgi vermeniz. Ayrıca samimiyetle yazılmış olması da, okuyucuya keyif veriyor. Tekrar teşekkürler,

    • derya says:

      Mustafa Bey çok teşekkür ederim. Ben genel olarak şuraya buraya gidilir gibi yazmaktan çok kendim nasıl gezdiysem (rotam, ulaşım tercihlerim, zorluklar, kolaylıklar vb.) onu yazmaya çalışıyorum. Beğenmenize sevindim. Size de şimdiden keyfili geziler dilerim…

  2. selen says:

    teşekkürler:))

    • derya says:

      Merhaba,
      Geminin sadece en üst katı (güvertesi ) açık, o da yüksek duvarlıi. Diğer tüm katların otelden farkı yoktu. Düşme riski yok, o konuda endişeniz olmasın. Bizim gemiyle ilgili ayrıca bi yazım da var. Orada detaylı fotolar da var, görmediyseniz ona da bakın. (alexander von humboldt gemisi)
      Deniz çok rahat etti, gezdi, dolaştı, bizim için de çok rahattı gemide yolculuk.
      Şimdiden keyifli geziler

  3. halil uygur says:

    inanın bilğileriniz çok yararlı 15 eylülde gidicegim için arastırıyorum site cok faydalı cok tsk ederim

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir