Kalenin İçindeki Şehir: Rodos

Santorini’den sonra gemi, Avrupa-Asya ve Afrika kıtaları arasında kalan ve bizim topraklarımıza en yakın Yunan adalarından biri (Marmaris taraflarından 18-20 km uzaklıkta) olan Rodos’a gitmek üzere yola çıktı. Geceyi uyuyarak geçirip sabah kahvaltıya çıktığımızda çoktan turist limanına yanaşmıştık. Kapılar açılmadan önce geminin güvertesinden baktığımızda kale içinde bir şehir olarak görünen Rodos manzarasında diğer adalarda görmediğimiz cami ve minaresi dikkat çekiyordu. 1522’de Sultan Süleyman’ın Rodos Şövalyelerini yenerek adayı almasından sonra yıllar yılı Osmanlı hakimiyetinde yaşayan adanın hala bu izleri taşıdığı ilk görüşte kendini belli ediyordu.

Rodos aynı zamanda on iki adalar (Dodocanese) grubunun en büyük adası ve yönetim merkezi. Bizim bugün göreceğimiz yer, koskocaman adanın kuzeydoğu yönündeki en uç bölümü yani eski ve yeni şehirleriyle Rodos şehri. 100 bin kişinin yaşadığı adanın toplam nüfusunun %60’ının yaşadığı başkent… Burada göreceğimiz hemen hemen her şey üç kültürün eseri. St. Jean Şövalyeleri adanın en önemli sahiplerinden olup şehre damgasını vurmuş (1306-1522). Sonra Osmanlılar (1522-1912) ve ardından da İtalyanlar gelerek (1912-1948) burada yaşamış ve izler bırakmışlar. Bugün bir Yunan adası olan Rodos’ta önce yeni şehri sonra da kale içindeki eski şehri gezmeyi planlıyorum.

Gemiden indikten sonra kale duvarları boyunca devam edip yolun sonundan (St. Paul kapısından) Mandraki Limanı bölgesine varıyoruz. Küçük limanın sağ tarafında yan yana duran üç eski yel değirmeni ve uçtaki deniz fenerinin (St. Nikolaos) yanından geçiyoruz. Söylenene göre antik dünyanın yedi harikasından biri sayılan; ancak 55 yıl ayakta durabilen 33 m. yüksekliğindeki Rodos Heykeli‘nin bir ayağı limanın bu tarafında diğer ayağı diğer tarafta imiş. Şimdi ise heykelin ayaklarının olduğu düşünülen bu yerde yüksek birer sütunun üstünde limanın girişini bekleyen biri erkek biri dişi geyik heykeli yer alıyor. Bu noktadan limanın karşısına geçiş olmadığı için gerisin geri yürüyerek bu sefer diğer tarafa geçiyoruz. Bu yol boyunca limanda yer alan yatlara bakarak ilerlerken bir çeşme ve onun önünde Evangelismos Kilisesi görünüyor. Kilisenin içi oldukça renkli ve tamamen fresklerle kaplı.

Mandraki Limanını sağ tarafımızda bırakıp Evdomis Martiou Caddesi boyunca ilerliyoruz. Osmanlılardan sonra İtalyan hakimiyetinde (1912-1948) kalan adanın özellikle bu bölgesinde çok fazla İtalyan yapımı postane, ulusal tiyatro, hükümet konağı vb. binalar yer alıyor. Bu caddenin Georgiou Papanikoloaou Caddesiyle birleştiği yerde köşede Murat Reis Cami ve Külliyesi var. Caminin ve çevresinin bekçiliğini 82 yaşındaki Şaban amca ve 74 yaşındaki eşi Süheyla teyze yapıyor. Külliyenin içindeki bir evde oturuyorlar. Dışarıdan fena görünmese de içerisi pek bakımsız, söylediklerine göre yıllardır restorasyon yapılıyormuş; ama bir türlü bitmiyormuş. Bahçede Murat Reis’in türbesi ve başka mezarlar da var. Caminin her ne kadar bakımsız olsa da zarif ve farklı bir minaresi var.

Kale duvarlarının dışındaki bu bölge yeni şehir olarak geçiyor. Mandraki Limanı, İtalyan eseri binalar ve camiden sonra şimdi yönümüz büyük beyaz-sarı kubbeli kapısından gireceğimiz Neo Agora yani yeni çarşı. Daire planlı çarşının ortasında da aynı kapının tarzında yapılmış kubbeli bir çeşme var. Bu küçük çarşının caddeye yani deniz tarafına bakan yönünde pastane ve kafeler var. Çarşıdan da hızlıca geçtikten sonra artık eski şehre girmeye hazırız.

Eski şehri çepeçevre saran 4 km uzunluğundaki kale, şövalyeler tarafından koruma amaçlı yapılmış. 1988 yılında Unesco Dünya Mirasları Listesi’ne alınmış. Günümüzde hala bir ortaçağ kasabası havasını koruyan bu şehir, pek çok tarihi eseri de barındırıyor. Şehri sarmalayan kalenin on bir giriş kapısı bulunuyor. Biz St. Anthony kapısından girerek önce Büyük Üstadlar Sarayı‘na (Grand Masters) bakıyoruz. Şövalyeler Sokağı ve sarayı içine alan bölge Kollakyum olarak adlandırılıyor.

Kale içinde kale olan bu yapı, St. Jean Şövalyelerinin merkezi. İçerisi bebek arabasıyla gezmeye müsait olmadığı için babası Deniz’le kapının önünde oyalanırken ben 6 € giriş ücretini vererek sarayı hızlıca gezmek üzere fırlıyorum. Dörtgen planlı yapının ortasında büyük bir orta avlu ve kuzey tarafında Kos adasından getirilen Helenistik heykeller yer alıyor. Dışarıdan merdivenle çıkılan bölüm kapalı olduğu için sarayın sadece bir bölümü gezilebiliyor.

Ana girişte sağda daimi sergilerden biri olan Ortaçağ Rodos’u sergisi vardı. Ana merdivenlerden yukarı çıkınca sarayın odaları gezilebiliyor. Bizim gittiğimiz zamanda Yunanlı sanatçı Nikos Floros’un kendine özgü tarzı olan alüminyum tenekelerden yaptığı heykelsel kostümler sergisi vardı. Bu kostümler sarayın çeşitli bölümlerinde sergileniyordu. İçeride pek çok oda ve yerlerde mozaikler var. Aşağıda soldaki fotoğrafta Troyalı Laokoon ve oğullarının ölümünü anlatan heykelin bir kopyası bulunan Laokoon Salonu yer alıyor. Odalarda şövalyeler zamanından ahşap oturma bölümleri dikkat çekiyor.

Ziyarete açık alanları yarım saat gibi kısa bir sürede hızlıca gezdikten sonra dışarı çıkıyorum. Bizimkileri bulup sarayın bahçesinden beraber ayrılıyoruz. Sol tarafta Şövalyeler Sokağı var; ama biz orayı daha sonra görmeyip planlıyoruz. Haritaya göre Kleovolou Meydanı ve Panetion Caddesi’ne giriyoruz. Burada sağ tarafta büyük ve sarı bir bina var. Eşim üzerindeki kitabede Süleymaniye Medresesi yazıyor dedi; ama etrafta herhangi bir bilgi yok. Sarayın penceresinden çektiğim aşağıdaki fotoğrafta da aynı bina ve hemen arkasında Saat Kulesi ve caminin minaresi görünüyor.

Medresenin tam karşısında eski bir Türk evi olduğunu düşündüğümüz bir otel var. Zaten bu sokak Süleyman Camisi‘ne giden yol.

Sağ tarafta tepede yer alan zırhlı şövalye heykeli sokağı ve camiyi koruyor sanki. Benzer bir heykel caminin girişinde de var. Sultan Süleyman 1522’de Rodos’u fethettiğinde bu camiyi yaptırmış, sonradan yenilenmiş. Dış duvarları pembe olan caminin girişindeki mavi ahşap kenarlar ve kalemişi süslemeler güzel görünüyor.

Caminin çıkışında tam karşıda Ahmet Hafız Kütüphanesi var. Buranın bahçesi o kadar güzel ki. Zemin Rodos’un her yerinde tipik olan siyah-beyaz çakıl taşlarıyla döşenmiş, yemyeşil, çiçekler içinde bir bahçe. Kütüphanenin bakımını yapan ve bahçe içindeki evlerinde oturan Türk ailesi burayı tipik bir Osmanlı bahçesi olarak yaşatıyorlar. Kütüphane, öndeki ziyarete açık olan arkadaki ise kapalı olan iki odadan oluşuyor. İçeride çok değerli eserler varmış.

Kütüphanenin yan sokağı Apollonion, ahşap cumbalı evlerin olduğu bir sokak. Önündeki meydanda mağazalar ve kafeler yer alıyor. Burayı dümdüz devam edince St. Anthony kapısına çıkıyor (Orfeus Sokak). Yani St. Anthony kapısından girip saraya dönmeden dümdüz devam edince küçük çarşı ve kütüphaneyle caminin olduğu meydana geliniyor. Sağ tarafta hamam tabelasını takip edince çıktığımız meydanda (Arionos Meydanı) halen çalışan büyük bir hamam ve minaresiz-bakımsız Mustafa Camisi yer alıyor. Tekrar Süleyman Camisi’ne gelip buradan aşağı doğru yürüyünce şehrin önemli caddelerinden biri olan ve Ippoton yani Şövalyeler Sokağı’na da paralel uzanan Socratous Caddesi yokuş boyunca uzanıyor. Bu caddede sağlı sollu pek çok mağaza-hediyelik eşyacılar yer alıyor. Caddede yürürken arkanıza dönüp bakarsanız cumbalı evler, mağazaların tenteleri ve tam ortada Süleyman camisi ve minaresini görürsünüz. Ön tarafta ise sokağa doğru çıkıntısı olan ve şu an restorasyonda olan Mehmet Ağa Camisi ahşap ve farklı minaresi ile pembe dış duvarıyla dikkat çekiyor.

Bu caddeyi bitirip düzlüğe çıkınca çinili çeşme ve ön tarafı Marina kapısı olan Hippokratous Meydanı‘na varıyoruz. Her yanında restoran-kafeler olan, cıvıl cıvıl, kalabalık bir meydan. Meydanı geçip ilerleyince iki denizatı heykelin yer aldığı başka bir meydana geliyoruz. Yol boyu çarşı var, mağazalar rengarenk. Çeşmeli meydana geri dönüp kafelerden birini gözümüze kestirip bir şeyler yemek ve dinlenmek için oturuyoruz. Burada etrafı seyrederek otururken bir taraftan da haritayı inceliyorum. Biraz ilerden Pythagoras sokaktan girip devam edince Platanos Meydanı’nda İbrahim Paşa Cami var. Önce oraya, sonra da Dorieos Meydanı’na giderek Recep Bey Camisi’ni görmeyi planlıyorum.

İbrahim Paşa Camisi de adanın fethinden sonra yapılan ilk camilerden. Caminin bulunduğu meydanda camiden bağımsız görünen şadırvan iyi durumdaydı, aslında cami de dışarıdan bakıldığında iyi durumda gibiydi; ancak kapıları kapalıydı, ziyaret yoktu. Ara sokaklarda dolaşıp taş kemerli dar sokaklardan geçerek yürümeye devam ettik. Aralarda çok sevimli restoran-kafeler karşımıza çıkıyor. Kenarlardan begonviller sarkıyor. Bu arada bizimki yarım saatliğine de olsa uyumayı başardı. Recep Bey Camisi ise belki de içlerinde en bakımsız olanı. Restorasyon olduğu yazıyor; ama herhangi bir şey yapılmadığı belli. Yine dışarıda camiden bağımsız görünen bir şadırvan ve etrafı çevrili Recep Bey Camisi’ni de gördükten sonra Şövalyeler Sokağı’na doğru yola çıkıyoruz.

St. Jean Şövalyeleri Kudüs’te kutsal mezarı koruyan ve hacıları ağırlayan bir tarikat olarak kurulur. İlk haçlı seferinden (1096) sonra askeri bir teşkilat haline gelirler. 1291’de Kudüs elden gidince önce Kıbrıs’a sığınırlar, sonra da Rodos’a yerleşirler. Tarikatı bir büyük üstad yönetirdi. Şövalyeler soylu Katolik ailelerden seçilirdi. Tarikata girenler iffet, itaat ve yoksulluk yemini eder ve her işlerini kendileri görürlerdi. Osmanlıların adayı fethetmesine kadar adada yaşayan şövalyelerin çoğu kuşatma sırasında ölür. Kalanlar ise yapılan görüşmelerden sonra adayı terk ederek Malta’ya sığınırlar. Napolyon’un Malta’yı ilhak etmesiyle de (1798) Malta’da yaşayan son şövalyeler de tarihten silinir. İşte Rodos’ta yaşayan şövalyelerin bir araya geldikleri yerler olan hanlar şimdi gezeceğimiz sokakta yer alıyor.

Şövalyeler Sokağı’nda (Ippoton) Büyük Üstadlar Sarayı’ndan limana inen yol boyunca yokuş başından başlayarak aşağıya doğru inerken sağlı sollu tüm binalara ve aralara da bakmaya çalışıyoruz. Yan yana bitişik nizam olsa da aslında her biri ayrı milletlere ait 14. yy.’da yapılan hanlardan oluşuyor. Bu hanlar 20.yy. başlarında İtalyanlar tarafından kısmen onarılmış. Cephedeki kabartma armalardan hangi millete ait olduğu belli oluyor (Provence Hanı, Fransız Şapeli, Fransa hanı, İtalya hanı, Auvergne Hanı, İspanya hanı, İngiltere hanı).

Bu sokakta uzun yıllar Rodos’ta yaşayan Cem Sultan‘ın da evi varmış; ama herhangi bir tabela olmadığı için hangisi olduğunu bulamadık. Fatih Sultan Mehmet’in oğlu olan Şehzade Cem, 1481’de Rodos’a kaçmış ve şövalyelere sığınmıştı. Bir tane içinde Türk Çeşmesi olan bir bahçe vardı (sanırım ziyaret saatini kaçırmıştık, içeride birileri vardı; ama kapı kapalıydı), bir de üzerinde başka şeyler yazsa da duvar kenarlarında Osmanlı mezar taşları olan kapısı kapalı bir bahçe vardı. Belki de bunlardan biridir Cem Sultan’ın yaşadığı ev, bilemiyorum.

Rodos'ta Türk Çeşmesi

Yokuş bitip düzlüğe çıkınca sağ köşede şövalye hastanesi olarak kullanılan şimdi ise Arkeoloji Müzesi’nin olduğu Megas Alexandros Meydanı’na varıyoruz. Meydandan sol tarafa doğru devam edince kemerli geçitten geçip Özgürlük kapısı (Elefterias Gate) yolunda Afrodit tapınağı kalıntıları da görülebilir.

Cruise ile gidenler için gerek yok; ama adalara günübirlik gitmek için vize gerekiyor. Denk gelirse bir kere de Marmaris’ten Rodos’a tekrar gitmek isterim. Aklımda kalan birkaç yeri görmek ve gün bitmeden her yeri görme telaşıyla tam olarak yaşayamadan veda ettiğimiz Rodos eski şehrinin tadını çıkarmak için.

Yazı ve fotoğraflar: Derya Çölaşan

Gezi Tarihi: 1 Eylül 2011

You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed.You can leave a response, or trackback from your own site.
2 Responses
  1. Derya Hanım, bloğunuzu beğendim. Ayrıntılı bilgi ve özgün fotoğraflar için teşekkürler. Ben de Rodos ve Girit başta olmak üzere çoğu Yunan adasını gezdim. Sizin gözünüz ve kaleminizle bir kez daha bildiklerimi ve gördüklerimi tazeledim. Elinize sağlık. İzmir’den Selamlar.
    Asil

    • derya says:

      Asil Bey, çok teşekkürler, sizin gibi profesyonel bir rehberden övgü almak beni çok mutlu etti. Benden de size ve sevgili İzmir’e selamlar…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir