Kayaların Üzerinde: Santorini

Gemi Santorini adasına yaklaşıp durduğunda sislerin arkasında büyülü bir güzellikle duran ada, daha şimdiden beni heyecanlandırıyor bu görüntüsüyle. Kykladların en meşhur adalarından biri olan Santorini görmeyi çok istediğim adalardan biriydi. Adanın ilk adı Thera. Santorini ismini Saint İrine (Aziz İrene)’ye atfen 13. yy.’da almış. 1956 yılında büyük bir deprem geçiren ada yerle bir olduğu için yeniden kurulmuş. Turizm ise 1970’lerin sonuna doğru gelişmeye başlamış, böylece adaya ekonomik bir rahatlık getirmiş.

Gemide rehberler adadaki ulaşım zorluklarından çokça bahsettikleri ve bizde bebekli olduğumuz için biraz çekinsek de yine de tur almadık; kendimiz gezmeyi tercih ettik. Diğer tüm adalarda hep gemi limana yanaşıp biz gemiden inerken Santorini’de bu öyle olmadı; çünkü adanın yapısı gereği büyük gemiler yanaşamıyor. Dolayısıyla bütün büyük gemiler açıkta demir atarken ada belediyesine ait filikalar gelip bizi gemiden aldılar.


Gemiden çıkıp filikalara peyderpey bindik, küçük limana yanaştık ve rehberlerin söylediği üzere dehşet bir kalabalıkla karşılaştık. Ada merkezine çıkmak için üç farklı yol bulunuyor. Birincisi teleferiğe binmek (4 €), ikincisi katırların sırtında merdivenlerden çıkmak (5 €) ve kendi ayaklarınızı kullanarak 580 merdiven çıkmak (bedava). Burada bir “çıkma” işi olduğu için öncelikle sanırım bundan bahsetmek gerekiyor.

Önceden daire şeklinde volkanik bir ada olan Santorini, M.Ö 1450’de büyük bir patlama yaşıyor. Patlamadan sonra kayalar eriyik halde bulutlara karışırken ortada içine deniz suyu dolan dev bir krater oluşuyor. Bu patlama o kadar büyük ki adanın tüm şeklini değiştirirken oluşan tsunami nedeniyle Ege Denizi’nin en güneyindeki Girit’te yaşayan büyük bir uygarlığın (Minos) bile sonunu getiriyor. Adanın merkezi ters hilal (ya da C) şeklini alırken diğer küçük adalar bu hilalin içinde kalıyor (Nea Kameni -hala aktif bir volkan- ve Palea Kameni sonradan iki patlama daha geçirerek bugünkü şeklini alıyor. En batıda kalan ada ise Thirasia, güneydeki minicik olan ise Aspronisi). Hilalin iç kısmında yaklaşık 300 metre yüksekliğinde bir kayalık oluşuyor. Kayalıkların bu haline ise Kaldera deniliyor. İşte bugün üzerinde yerleşim olan hilal şeklindeki ada bu yüksekliğin üzerine kurulmuş. Adayı Kykladlar içinde öne çıkaran da bu ilginç yapısı. Tabi adanın jeolojik geçmişi bu kadar basit değil aslında; ama kısaca hikayesi bu.

Tepeye çıkınca birçok farklı köy var. Denizle gökyüzü arasında Kaldera‘nın üzerine kurulmuş bembeyaz köyler… İlk önce Fira merkeze çıkabilmek için limandaki kalabalığın arasına katılıp teleferik kuyruğuna giriyoruz. Katırlara binemeyiz; hem kıyamam ben onlara hem de bebekle ve bebek arabasıyla imkansız zaten. Merdivenleri de çıkamayız, dolayısıyla diğer iki seçeneği eliyoruz. Ve tam bir saat güneşin altında sıra bekliyoruz; çünkü altı tane gelen, altı tane giden teleferik var (her bir kabin altı kişi alıyor) ve bu kalabalığa tabi ki yetmiyor. Bizimki arabasında oturduğu için durmak istemediğinden eşimi kuyrukta bırakıp bebek arabasıyla turlayıp duruyorum kalabalığın arasında. Etrafta birçok hediyelik eşya satan dükkanlar, restoran-kafe ve iki tane free-shop var. Eziyet bitip sıra bize geldiğinde hemen yerleşip kucağımda oğlumu tutarken bir taraftan da teleferikten görünen manzarayı fotoğraflamaya çalışıyorum.

Yolculuk süresi çok kısa, hemen yukarı çıkıyoruz; ama bu sefer de aşağıya inmek için kuyrukta bekleyenler yüzünden bebek arabasıyla ilerleyemiyoruz. Derken kendimizi kalabalıktan sıyırıp nispeten boş sokağa atıyoruz. Başlangıç olarak Santorini biraz zorlu oldu. Gerçi rehberler uyarmıştı, bekliyorduk bunu. Şimdi bu zorlu kısımları bir kenara bırakıp adanın tadını çıkarmanın vakti geldi. Teleferikle çıktığımız yer Fira ve filikalara bineceğimiz yer de yine buranın aşağısı yani Eski Liman olacak. O nedenle adada görmek istediğim başka bir köy olan Oia‘ya (İa okunuyor) hemen gidip gelelim, Fira’yı dönüşte gezeriz diye düşündüm. Hemen meydandan ilerleyip otobüs durağına vardık. Buradan kalkan otobüsle Oia’ya doğru yola çıktık. İki köyün arası 11 km olsa da yol yaklaşık 40 dakika sürdü. Tabi bunda köyün girişinde yolun darlığı nedeniyle çift yön otobüsler geçemediği için birbirlerini beklemeleri ve trafik olmasının da payı var. Derken biz vakit kaybetmeyelim diye kendimizi köyün girişi olduğunu düşündüğümüz bir yerde otobüsten attık ve yürümeye başladığımızda saat 13.00 olmuştu. İlk izlenim olarak Oia harikaydı.

Oia Köyü

Oia Köyü

Oia Köyü

Geniş bir mermer caddeden ilerlerken sol tarafta Kaldera’nın üzerinde bembeyaz evler, aralarda begonviller karşıda masmavi deniz mükemmel görünüyordu. Kaldera’nın üzerindeki bu bembeyaz yapıların sanırım hepsi ya otel-pansiyon ya da restoran-kafeydi. Mermer caddeden Kaldera’ya doğru inen merdivenlerle ulaşılan bu yapıların bazılarının önünde tam uçurumun kenarında minik havuzlar vardı. Karşıdaki küçük volkanik adalara ve masmavi denize karşı bir uçurumun kenarında havuza girmenin maliyenin de çok yüksek olduğunu öğrendik. Buradaki otellerin geceliği oldukça pahalıymış. Uçurumun tam kenarındaki bir çıkıntıya kurulu bir düz zeminde masa ve sandalyeler atılmış yer ise benim favorilerimden biriydi. Zamanımız çok kısıtlı olduğu için ne yazık ki buradaki kafelerden birinde manzaraya karşı bir şeyler içecek durumda bile değiliz.

Oia Köyü

Oia Köyü

Oia Köyü

Yolu takip edip etrafı seyrederek ilerlerken geniş bir meydanda mavi kubbeli beyaz çan kuleli meşhur kiliseyi görüyoruz. Santorini’nin hatta Kyklad adalar grubunun simgesi haline gelmiş olan mavi kubbeli, beyaz çan kuleli ve bembeyaz kiliselere sıkça rastlanılıyor. Pek çok kartpostala da konu olduğu için Santorini’ye gitmemiş kişilerin bile hafızasına kazınmış olan, bu kiliselerin denize tepeden bakan görüntüsüdür.

Oia Köyü

Oia Köyü

Kiliseden sonra yol biraz daralıyor. Ana cadde boyunca sağlı sollu pek çok mağaza var. Hepsi de birbirinden özenli görünüyor. Şık ve pahalı bir köy burası. Yolun sonuna kadar ilerleyince yol merdivenlerden aşağıya doğru inmeye başlıyor ve o uçta bir yel değirmeni var. Oia’dan merdivenlerle Ammoudi ve Armeni isimli küçük balıkçı limanlarına inilebiliyor. Biz inmeden tekrar aynı yoldan geri dönüyoruz. Yine otobüsten indiğimiz yerden tekrar otobüse binerek aklım Oia’da kalarak Fira’ya dönüyoruz.

Fira, adanın başkenti. Önce buraya geliniyor, sonra buradan istediğiniz yere (diğer köylere, plajlara…) otobüsle, taksiyle, araba kiralayarak gitmek mümkün. Bir ana meydan var (Plateia Theotokopoulou), bu meydanın üzerinde turist ofis ve 50 metre kadar aşağısında ise otobüs terminali var. Ana meydan ve arkasındaki yolda türlü türlü restoranlar, kafe-barlar, bir tanede market var.

Bu meydanın kuzeyine doğru gidince daracık sokaklarda mağazalar sonrasında ise Katolik mahallesi ve kilisesi karşımıza çıkıyor. Burada bir de yaz boyunca konserler, sergiler vs. olan Megaro Gyzi kültür merkezi var.

Yürüyerek gezilen bu dar ve inişli çıkışlı ara sokaklarda dolaşa dolaşa uzun süre gezdikten sonra kalabalıktan uzaklaşıp biraz da bebek arabasını itmesi kolay olsun diye asfalt yola geçiyoruz. Bu yol adanın kuzeyine doğru giden ana yol, yani Oia yolu. Fira’ya 1,5 km uzaklıktaki Firostefani ve 3 km uzaklıktaki İmerovigli yürüyerek gidilebilecek diğer köyler. Biz yokuş yukarı yürüyerek tepedeki Firostefani Meydanı’na varıyoruz. Burada da yine mavi kubbeli beyaz bir kilise var. Buradan da manzara çok güzel, üstelik Fira‘nın tıklım tıkışlığı, gürültüsü hiç yok. Sessiz, sakin; ama muhteşem. Kilisenin önündeki banka oturup manzaraya karşı biraz dinlenirken bir taraftan da haritayı inceliyorum.

Dinlenme sonrası adanın meşhur caddesi Agios Mina boyunca yokuş aşağı iniyoruz. Yollar çakıl taşlı ve karşımıza sık sık basamaklar çıkınca bebek arabasıyla zorlanıyoruz yine; ama manzara çok güzel. Bu sefer deniz sağ tarafımızda kalıyor ve Kaldera’ya, arkamızda kalan Oia’ya baka baka, fotoğraf çeke çeke ilerliyoruz. Fira’nın Kaldera tarafında tıpkı Oia’da olduğu gibi denize doğru restoranlar, kafe-bar ya da oteller var.

Derken yine teleferik alanına geliyoruz. Eşim ‘inerken bu sıraya bir daha girmem’ deyince buradan bir an önce uzaklaşıp “Donkey Station” dedikleri katırların insanları aşağıya indirmek için bekledikleri noktaya varmaya çalışıyoruz. Burada geniş bir cadde üzerinde büyük bir katedral var. Eşim filikaya en son biniş saati olan 19.15’i kaçırmamak için acele ediyor. Burada kalmak yerine bir an önce aşağıya inip orada bekleyelim diyor. Merdivenlerle aşağıya inilen yere gelince basamaklar 100-150 cm genişliğinde olsa da bebek arabasını bu şekilde 580 kere indir kaldır yapamayız diye düşünüp kapatıp elimize alıyoruz. Çantayı omzumuza ve oğlumuzu da kucağa alıp inmeye başlıyoruz.

Merdivenler öyle daracık değil, oldukça geniş, basamaklar da insanı yormuyor; ama yılan gibi kıvrıla kıvrıla uzuyor. Bu nedenle de inilecek yükseklik fazla olmasa da mesafe uzuyor. Katırların beklediği alanda bizimki kucakta bile olsa önce korkuyor, gerçekten çok büyükler korkulmayacak gibi değil yani. Yol boyunca ise sadece iki defa 5-10 katırlık bir sürü yanımızdan geçti, onları görünce hemen kenara çekildik bekledik, zaten yol çok geniş. O açıdan tehlikeli bir durum olmasa da merdivenler özellikle de uçlarındaki mermer şeritler oldukça kaygandı, parmak arası terliklerle falan yürümesi çok zor. Biz de sandalet olduğu halde bir iki defa kaydık. Tabi bir de katır pislikleri yer yer artan şekilde yol boyunca bizimleydi; ama ben bunu pek önemsemedim. Benim için kaygan zemin daha önemli bir sorundu; ama öyle böyle derken yarım saat sonra kendimizi sahile atınca bir kafeye oturup hem serinlemek hem de enerji için soğuk kahve söyledik.

Adaların içinde en sıcağı Santorini idi. Tepede olduğu için serin olmasını beklerken aşırı bir sıcakla karşılaştık ki bunu da rehberler söylemişti aslında. Kafede beklerken filikalar da gelmeye başlayınca adaların içinde ulaşımı en problemli olan adadan da gemiye zamanında döndüğümüz için eşim çok rahatladı; çünkü rehberler geçmiş turlarda zamanında gelemediği için adada bırakmak zorunda kaldıkları yolcular olduğunu söyleyerek bize zamana çok dikkat etmemizi, teleferikti, merdivendi derken geç kalmamamızı defalarca hatırlattılar. Tabi ekstra tur alanlar için bu sorun olmadı; çünkü onları otobüslere binebilecekleri farklı bir limandan karaya çıkardılar; Oia köyüne, Fira’ya ve Kameri plajına götürdüler. Dönüşte otobüse yine aynı yerden mi bindiler yoksa teleferik mi beklediler bilmiyorum, hiç kimseye sormadık. Bu arada biz çocukla daha fazla telaşımız olmasın diye Kameri plajına gitmedik. Gemiden gidenler vardı tabi ki. Otobüsle Fira’dan Oia’ya, oradan yine otobüsle önce Fira, başka otobüsle Kameri’ye gidip-gelip sonra da Fira’yı gezen ve zamanında filikalara gelenler vardı. Denizin de çok güzel olduğunu söylediler.

Mykonos Kykladlar içinde çılgın eğlenceleri ve serbestliği ile ön plana çıkarken Santorini romantizmi ile turist çekmeyi başarıyor. Burada yaşanan gün batımının ‘dünyanın en güzel gün batımı manzarası’ olduğunu söylüyorlar. Bu ifade o kadar çok turizm amaçlı kullanılmış ki tüm turistler de bunu yaşamak istedikleri için adaya geliyor, manzaranın en iyi olduğu söylenen yerlerde akşamı bekliyor. Söylendiğine göre bu adada gün batımları tıpkı bir ayin gibi yaşanırmış. Herkes işini gücünü bırakıp o anı bekler, güneşe veda edermiş. Biz filikalarla gemiye gitme telaşından ve sonrasında da odada dinlenirken bu ayini pek önemsemedik galiba. Zira adadan çektiğim son fotoğraf: katırlar. Pek romantik değilim galiba:))

Yazı ve fotoğraflar: Derya Çölaşan

Gezi Tarihi: 31 Ağustos 2011

You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed.You can leave a response, or trackback from your own site.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir